*****************************************************************************
“kar beyaz”
itü sözlük / hayalikahraman / 19.05.2011 / 00:36 ~ 00:37
görsel bir şölene dönüşen sahneleriyle bana balı hatırlatan film. sınıf kavramına vurgu yapan anadolu dramı. sabahattin alinin ayran öyküsünden uyarlanmış. anadolu dramı temalı filmler yasak aşk ve son zamanlarda kimlik konularına değiniyor. sosyo-ekonomik meseleleri dert edinen bir film. bu meseleye değinen son filmlerden birisi de pazar, bir ticaret masalıydı. o filmde bir anadolu tüccarının kapitalistleş(e)me serüveni çok güzel anlatılmıştı.
filmin ana karakteri küçük yaşta kardeşlerine bakma sorumluğunu üstlenmiş 7-8 yaşlarında bir çocuk (hasan). aldığı sorumluluk sadece çalışmak zorunda olmaktan ibaret değil. kasabada belediye reisinin annesine bakan hasanın annesi haftada bir gün eve geliyor. çocuğun o soğuk havada ayran satmak için tek başına gittiği köy kahvesi ve otobüs durağına yolcuğu anlatılıyor. hasanın serüveninde kah çocuksu oyunlar, kah cesaret ve de sorumluluk duygusu işlenmiş. evden çıkmadan kardeşlerine kahvaltılık hazırlaması sorumluluk sahnesiydi. ayran ve bir parça ekmekten ibaret kahvaltı ve hasanın evde yeterince ekmek kalmaması üzerine kalan ekmeği ikiye bölüp siniye bıraktı. hasan birşey yemeden kardeşleri uyurken evden çıktı. kapıdan çıkar çıkmaz yine çocuk oldu hasan. yol boyunca kendince oynadığı oyunlar, güğümle diyaloğu, çizgi romanını düşürmesiyle yüzüne düşen ağlamaklı ifade. durağa gelince yine büyüdü hasan. evde ekmek bile kalmamıştı. ayran satmalıydı. zaten o yüzden hava kararana kadar bekledi. kahveyi bekleyen gencin verdiği ekmekten bile bir parça alıp cebine koydu. kardeşlerine ayırdı. küçücük bir bedenin ağır sorumluluğun altından zerre kadar sızlanmadan kalkması… hava karardı, etrafını saran kurtlara karşı baba yadigarı çakısına sarıldı hasan. küçücük bedendeki büyük cesaret… selim güneş küçücük bedende büyük bir yüreğin derin anlamlar yüklü kısa yolculuğunu eşsiz doğal güzelliklerle mayalayarak anlatmış. görülmesi gereken bir film.
*****************************************************************************
“Kar Beyaz”
Olkan Özyurt / arkapencere.com / 10 Şubat 2012 / Sayı-120
Bir nisan günü ormanda ölü bulunmuştu Sabahattin Ali… 41 yaşında ‘tetikçi’ Ali Ertekin tarafından öldürülmüştü. Şaibeli bir ölümdü, düşünceleri, yazdıkları belli birilerini rahatsız etmişti. Ama bu birileri kim ortaya çıkarılamadı. Bunun için de Cumhuriyet tarihinin ilk faili meçhul cinayetlerinden biri kabul edilir Ali cinayeti.
Sabahattin Ali’nin bize bıraktığı öykülerden olan ‘Ayran’ın baş karakteri Hasan da ormanda ölüyor. Onu öldüren ise yoksulluktu. Hasan’ın amacı, kardeşlerine kuru ekmek alabilmek, bunun için de ormanı geçip tren istasyonuna gidip ayran satıyor… Ama bir gün bu amacına ulaşamıyor, ormanda vefat ediyor.
Yönetmen Selim Güneş, sinemamızla edebiyatımız arasındaki bağların iyice zayıfladığı bir dönemde Ali’nin ‘Ayran’ öyküsünü “Kar Beyaz” filmiyle sinemaya taşıyarak, daha en baştan takdiri hak ediyor. Öykünün ruhuna uygun bir senaryo yazan Güneş, birtakım karakterler ekleyerek ve olayı 1970′lere taşıyarak da senaryoyu zenginleştiriyor. Hasan’ın ölümüne neden olan yoksulluk, ama bu ölümle ilgili başka sorumlular yok mu? Güneş de bu soruyu bize sorarak, yoksulluğu yine insanların yarattığının altını çiziyor.
Güneş’in senaryodaki bu başarılı hamlesinin yanı sıra asıl başarılı olduğu alan yönetmenlik. Fotoğrafçı geçmişinden de yararlanan Güneş, görsel olarak iyi bir atmosfer kurabiliyor. Mircan’ın müzikleri de filmin dinamizmini artıyor. Selim Güneş bu ilk filminde iyi bir performans ortaya koyuyor ve ikinci filmi için meraklandırıyor.
Açıkçası şimdilerde yoksul insanların dünyasıyla pek de ilgilenmemeyi tercih eden sinema ortamımızda yönetmen Güneş ve filmi “Kar Beyaz”, insanın umutlanmasına vesile oluyor. Güneş’in edebiyatımızın en iyi öykücülerinden Sabahattin Ali’yi tekrar hatırlatması da cabası…
*****************************************************************************
“İki nitelikli Türk filmi”
Kerem Akça / haberturk.com / 13 Aralık 2011 Salı
Bu hafta DVD’si çıkan “Bir Zamanlar Anadolu’da” ve “Kar Beyaz”, 2011’de vizyona giren iki başarılı yerli filmi bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor. Biri artık ustalık dönemini yaşayan Nuri Bilge Ceylan’ın, diğeri ise Türkiye’nin Tarkovsky’si olmayı kafaya takan Selim Güneş’in imzasını taşıyor.
Nuri Bilge Ceylan’ın kıymetini hepimizin bilmesi lazım. Zira onun uluslararası alandaki yükselişi ve bunun devamında bütçesini arttırıp ‘fark’ yaratması üzerine oluşan süreç, beraberinde çeşitli sinemacıların da sektöre girmesini sağlıyor. Bu açıdan bakınca Selim Güneş ve Özcan Alper gibi son dönemde sivrilen isimlerin bu konuda ‘hayır!’ deme şansı yok. “Bir Zamanlar Anadolu’da” (2011) da yönetmenin Türkiye analizlerinin bir yenisini, bir tutam Tarkovsky, bir tutam Bresson, bir tutam Antonioni tadıyla sinema perdesine aktardığı işi.
Gerçek bir usta ihtişamı
Polisiye gibi başlasa da onu bozmak için ant içen ve ülkemizin mozaiği üzerinden yaptığı çıkarımlarla dikkat çeken eserin, gerçek bir ‘usta ihtişamı’ taşıdığı kesin. Bu da Ceylan’ı yedinci sanat nazarında uluslararası tanınırlığa kavuşturan ana sebep. Türk insanının aslında hiçbir şeyi beceremeyeceğini ‘bir ceset’in çevresinde ele alan ve o ‘donuk’luğu anlatan eserin, gerçek amacı yoğun bir sinema dili dokumak.
Buna istinaden Fırat Tanış, Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan ve Taner Birsel yoluyla oluşturulan binanın bütün halkalarını bir araya getiren iskelet de; soruşturma, adalet, araştırma, suç ve daha nicesine soyut bir açılım kazandırıyor. Lafın özü dünya sinemasında 2000’lerin ‘esin kaynaklığı yapan’ yönetmenleriyle ve onların filmleriyle çekişen evrensel bir ürün bu. Bunun da sonuçları çoktan alındı ve alınmaya devam edecek.
Taşra zemininde ‘Tarkovsky’ süzgeciyle fark yaratmış
Selim Güneş ise Özcan Alper ile birlikte Tarkovsky etkisinin en net hissedildiği genç sinefil yönetmenlerimizden. Karadeniz mizansenini motiflerle, soyut imgelerle, ses kurgusuyla ve aykırı açılarla saran stilize bir film üretmenin peşinde. Belki de Ceylan’ın ‘minimal’den kopmayan dünyasından böylesi bir hedef doğrultusunda ayrılırken, Karadeniz köyündeki mizansene de mistik bir yolla ulaşıyor. Bu da “Kar Beyaz”ı (2010) ‘kültürel mekan’ların Türk sinemasında alışık olduğumuz kullanımlarının çok ötesine konuşlandırıyor.
Güneş’in eseri, isminin soyutluğunu bünyesine geçirirken, ölüm, yaşam ve insan tablosu üzerinden ‘taşra zemini’ aşılayan özel bir film. Bu da filmin sessiz atmosferinin sivrildiği münferit anları saymakla bitmez hale getirmiş. Nihayetinde “Kar Beyaz”, önemli bir yönetmenin doğuşunu müjdeliyor. Hatta festival kitlesini de bu açıdan uyarmayı hedefliyor. Sözü geçen kişinin Ceylan gibi bir isim olup olmayacağını ise zaman gösterecek. Tarkovsky zemini ile Bresson zemini farklı şeyler zira…
Bu noktada esas mesele; Semih Kaplanoğlu ile Tayfun Pirselimoğlu’nun oluşturduğu 2000’lerin başında çıkan ve ekolleşmeden ustalaşan ‘ikili’nin etiketinin bu dönemde kime kısmet olacağı gerçeğini tartışmak. Elbette bu konuda derinlikli analizler yapmak mümkün. Ancak Güneş bunlardan birinin modern, özgün ve farklı adayı orası kesin!
*****************************************************************************
“Benim Meskenim Dağlardır”
Mecit Poyraz / bodrumgundem.com / 18 Ekim 2011
Dilimde “Dağlar dağlar” şiiriyle Kar Beyaz filminde buldum kendimi. Hikaye ve şiir Sabahattin Ali’nin. Film Ayran isimli öyküden uyarlanmış. Filmde kış günü “temiz ayran” diye bağırarak bir güğüm ayranı satmaya çalışan, küçük yaşına büyük sorumluluk yüklenmiş Hasan’ın bir günlük öyküsü yansıyor beyaz perdeye. Anne şehirde hasta bakıyor. Baba hapiste. Hasan’ın kimsesizliği ve yalnızlığı buz gibi havadan daha soğuk. Para üstü verecek kuruşu yok cebinde. Satamıyor ayranı. Ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu güç ve sevgi hayale dönüşüyor. Dönüş yolu uzun, gece karanlık, kurtlar uluyor. “Nerede yaşam varsa, orada umut vardır” sözü ışık olmaya çalışıyor karanlığa. Annenin “Hasannn” diye haykırması ile sönüveriyor ışık. Ben kapalı salonda üşümeye başlıyorum…
*****************************************************************************
“Kar Beyaz”
Orhan Ünser / sadibey.com / 5 Temmuz 2011
Bir şair şiirini okumuş, “Bu şiir ne demek istiyor” diye sormuşlar; şair şiirini tekrar okumuş “Bunu demek istiyor” demiş. Bazı filmler anlatılmaz; aslında filmler anlatılmaz, çünkü sinema (da) bir anlatım tarzıdır. Kar Beyaz da böyle filmlerden ancak seyredenler üzerine konuşabilir, beğenir veya beğenmez, ben beğenenlerdenim. Ama baştan söyleyeyim fragmanını görünce, “Tamam filmi görmeye niyetlendim” ama beğenmedim ama fragmanda bir filmi “hakkı ile tanımlamaz.”
Sabahattin Ali, hikâyemizin temel taşlarından birisi ve sinemacılarımızın pek rağbet etmediği bir hikâyeci. Ama bu her iki taraf içinde bir sorun teşkil etmemeli. Ali’nin “Ayran” adlı hikâyesini Selim Güneş, Kar Beyaz adı ile sinemaya uyarlamış (mı!), yoksa “Ayran” hikâyesini alarak Kar Beyaz adı ile bir şiir mi çekmiş. “Çekmiş” diyorum, “yazmış” demiyorum.
Sinemada şiirsellik, farklı ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı biçimlerde denenmiştir. Başarılı olanı da vardır, olmayanı da… (ozansı gerçekcilik…) ama sinemada şiirselliği tartışacak değilim. O başka bir şey. Güneş, sinemamızda -bilebildiğim, izleyebildiğim kadarı ile- hiç denenmemiş bir şeyi yapmış, sinemada kamera yolu ile -tabiki kurgu da dahil buna- şiir yazmış.
Evinden karlara bata çıka minibüslerin geçtiği yer, “kış günü – her halde soğukta” ayran taşıyan bir çocuk, bu minibüs istasyonunun farklı insanları, pencerelerde çocuğu bekleyen bir kadın, geriye dönüşler, hapsedilmiş / kıstırılmış insan, yeni atanmış bir memur… karlar, ağaçlar… olay olmuş, olmamış, (olaylar oluyor) ve karlar arasında koşan, koşan, koşan bir beyaz at… (ama lekeli beyaz…) Fellini’nin Amarcord filminin bir sahnesinde sisler arasından bir inek (inekti değil mi?) çıkıyordu, kaç saniye sürüyordu bilmiyorum ama her seyreden ineğin farkına varıyordu ve nedenini çözmeye çalışıyordu… Ben yoktum, duydum, Güneş’e “atın nedenini” sormuşlar, (sahi bir nedeni olması gerekir mi?)… Hani denir ki, (nerede ise bir edebiyat kuramı!) “bir öyküde tabancadan söz edildi mi, sonunda mutlaka patlamalıdır.” Bu koşulu hiç bir zaman benimsememişimdir. Edebiyat için öne sürülen bu kuramı sinemada kabûl etmek filmleri belirli bir yerden sonra içinden çıkılamayacak halegetirecektir. Beyaz at -bir fasit daire içinde- koşup duracak ve kahramanlardan çocuk ve biz (seyirciler) onu seyredeceğiz. Çocuğu arayan kadın çaresiz adını bağıracak… Şiirlerde de yeri gelir çok yukarılarda yer alan bir dize (mısra) tekrar edilir, bazen bir kaç defa. Karlarla kaplı dağlar, bulutlar, çiğnenmiş, çiğnenmemiş karların örttüğü yollar, ulaşılamayacak varış noktaları, gelmeyen (getirilmeyen/verilmeyen) mektuplar, bozduramadığı parasını geri isteyen yabancılar…
“Ayran”ı yıllar önce okumuş olmalıyım, tekrar okumak istedim ve istiyorum da ama bunun Kar Beyaz ile âlâkası yok. Kar Beyaz’a (film) şiir dedim ama bu filmi şiirleştirmek, şiir olarak yazmak gibi bir girişimim (hiç) olmayacak… Yıllar önce Yavuz Turgul senaryolarından sonra ilk filmini çekeceği zaman senaryo olarakta yazdığı Fahriye Abla şiirini çekmişti ama Fahriye Abla filmi hiçbir zaman bir şiir olmadı ama Kar Beyaz bana göre -tekrar ediyorum- sinema olarak çekilmiş / yazılmış bir şiir, “Ayran”dan bağımsız olarak.
Güneş’i bekleyen tehlike, yapacağı ikinci filmdir. Ondan iyi film beklemek hepimizin hakkı ama hiç birimiz bir Kar Beyaz beklemeyelim.
*****************************************************************************
“Kar Beyaz Ayran”
Seray Genç / Yeni Film Dergisi / Sayı 2011-23
“Küçük Hasan hiçbirşey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti…” Sabahattin Ali (1)
Sabahattin Ali’nin başı dağ, saçları kardır. Deli rüzgarları vardır. Ovalar ona dar, şehirler ise tuzaktır. Onun meskeni dağlardır. Halk şiirini yeniden üreten Sabahattin Ali, -şarkı ve türküleriyle dillere pelesenk olan şiiirleri (Benim Meskenim Dağlardır, Aldırma Gönül, Leylim Ley, Ben Gene Sana Vurgunum) halkın içinden çatışmalı durum ve karakterleriyle Anadolu öyküleri ve edebi birikiminin hayranlık uyandıracak biçimde yansıdığı Kürk Mantolu Madonna dahil romanlarıyla- edebiyatımızın en önemli yazarlarından biridir. Sabahattin Ali’nin öykü ve romanlardaki gerçekçilik edebiyatımızdaki gerçekçi anlatıların tümden gözden geçirilmesine neden olmuştur. Kimi öykülerinde Rus gerçekçiliğinin taşıdığı lirizmin Anadolu için yeniden kurulduğu söylenebilir. Onu önemli yapan sadece kalemi değil, yazdıklarına da yansıyan yaşam görüşü, yaşamının ta kendisidir. Anadolu’nun farklı şehirlerinde yaptığı öğrenci ve öğretmenlik dönemi, bursla gittiği Almanya yılları, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte çıkardığı Marko Paşa dergisi, Türkiye’de aydın yetiştiren hapishane deneyimi bu yaşamın önemli dönüm noktalarıdır. Bu yaşamı sonlandıran olay ise bu ülkedeki gerçek failleri aydınlatılamamış, karanlık aydın cinayetlerinin belki de ilki olur.
Sabahattin Ali hapishaneden çıktıktan sonra oldukça zor günler yaşar. İşsiz kaldığı yetmezmiş gibi korku dağları nedeniyle yalnız da kalır. Yazılarını yayımlayacak yer bulamaz. Yurtdışına gitmek istediğinde pasaport dahi alamaz. Pasaport dahi alamadığı bu ülkeyi bırakıp, yurtdışında kaçmak zorunda kalırken, 1948 yılında Bulgaristan sınırında para karşılığı tutulan, Ali Ertekin adlı bir “Milli Emniyet” mensubu tarafından şaibeli bir şekilde öldürülür.
Sabahattin Ali’nin öyküleri ve Kuyucaklı Yusuf romanı daha önce sinemaya uyarlanmıştır. Şimdi de devlet eliyle Kürk Mantolu Madonna’nın bir proje filmi yapılması gündemdedir. Devlet elinin Sabahattin Ali’ye daha önceki uzanışı oldukça şüphelidir. Bu kez de bizim bu ele şüpheli yaklaşmamızda bir mahsur yoktur. Bu yazının içinde doğrudan bu konuya değinecek bir yazı kaleme alındığından bu konudaki ortak kaygımızı ifade etmekle yetinelim. Kağnı, Ses ve Gramofon Avrat öyküleri, Azap Yolu (1967, Yılmaz Duru) filmine kaynaklık ederken; Metin Erksan’ın aynı adı taşıyan televizyon filmi Hanende Melek (1973); Aydın Çeçen’in Düşman (1977); Feyzi Tuna’nın Kuyucaklı Yusuf (1985); Yusuf Kurçenli’nin Gramofon Avrat (1987), İrfan Tözüm’ün Devlerin Ölümü (1990) ve Orhan Aksoy’un Hasan Boğuldu (1990) filmleri Sabahattin Ali eserlerinden uyarlanan sinema filmleridir.(2) Yeni Dünya adlı öykülerinden oluşan kitabında yer alan Ayran öyküsünden uyarlanan Kar Beyaz filmi ise uzun yıllar sonra yeniden karşılaştığımız farklı bir Sabahattin Ali uyarlaması olmuştur. Selim Güneş’in Sabahattin Ali’yi, çocukluğu, çocukluğunu ve memleketini selamlayan filmi sinemasal olarak bir arayışın da filmi olmuştur. Bir kısa öyküden, fotoğrafçı kimliğinin etkilerini taşıyan yaklaşımı ile meramını ve hikayesini zenginleştirerek hareketli görüntüye aktarması cesur bir girişim olarak değerlendirilmelidir.
Ayran isimli öykü, kış günü “temiz ayran” diye bağırarak bir güğüm ayranı satmaya çalışan, küçük yaşına büyük sorumluluk yüklenmiş Hasan’ın öyküsüdür. 4 saat uzaklıktaki kasabada çalışan annesinden uzak, hayatı istasyonda ayran satmaktan ve küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sayan Hasan, yaz-kış aynı yolu saatler sürse de bir ileri bir geri yapar durur. Sabahattin Ali öykülerinin insanın göğsünde bıraktığı sızı bu öyküde de hissedilir. Filmde de öyküde de bu sızının en çok hissedildiği an mühendisle Hasan’ın aralarında geçen diyalogda ortaya çıkar. Filmin öyküyle en derinden buluştuğu nokta da bu sahne olur.
Sabahattin Ali’nin Ayran öyküsünün küçük karakteri Hasan’ın babası yoktur. Babasının olmayışı açıklanmaz öyküde. Ancak annenin uzakta çalışmak zorunda oluşu, köylünün hal-hatırını sormadığı bir aile oluşu, annenin yeni bir kardeşle eve dönebilme ihtimalinin olması ve bütün bunlarla birlikte Hasan’ın omuzlarına daha fazla yük binmesi tehlikesinin belli çağrışımları vardır. Kar Beyaz filminde ise 1938′de yazılan bu öykü çok belirgin olmasa da bir darbe dönemine, 12 Eylül 1980′e kaydırılır. Baba siyasi nedenlerle bir ihbar sonucu tutuklanmıştır, bu nedenle yoktur. Aile politik nedenlerle dışlanmıştır diye de düşünülebilir. Mekan bir tren istasyonundan, köy ve kasaba arasında işleyen minübüslerin dağlık bir bölgedeki mola yerine taşınır. Filme yeni karakterler de eklenir. Tüm bunlar aynı yöreden gelen Selim Güneş’in kendinden kattıklarıdır. Kara sevdaya tutulmuş mola yerindeki çay ocağını çekip çeviren Recep, köyün gençlerini ihbar ederek Hasan’ın babasının bir düğün günü elleri kelepçelenerek jandarmalar tarafından götürülmesine neden olmuş ve pişmanlık duymaya başlamış Kadir Dede, Hasan’ın güğümü Çiko ve sulara kaptırdığı Zagor Selim Güneş’in diğer katkılarıdır.
Film sırasında öyküyü bilmeyen izleyicinin parçaları bir araya getirmek için zorlanacağı durumlarda Kadir Dede’nin anlatıcılığı izleyiciye yardımcı olur. Mola yerine Hasan gibi bir şeyler satmak için gelen yaşlı adam, Recep’in hikayesini, Hasan’ın başına gelenleri, annnesinin neden uzakta olduğunu ve uzakta ne yaptığını ahbaplık ettiği köylüye anlatır. Filmde, kasabanın belediye resinin annesine bakıcılık yapan Hasan’ın annesinin, cezaevinde günlerini geçiren babasının, armut satan Kadir Dede’nin, mola yerinde bekleyen Recep’in, küçük kasabaya gelen mühendisin bir gün içinde yaptıkları ritmik geçişlerle ve paralel kurguyla anlatılırken izleyici tüm bu karakterleri bir bütünlük içinde görebileceği bağlantı noktalarını beklemeye başlar. Aslında filmdeki karakterlerin de bir bekleyiş içerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Pastoral görüntüler ve insan yüzleri birleşirken insanoğlunun bekleyişi, umudu, yalnızlığı, merhamet hissine yakınlaşıp uzaklaşılması da birer mesele olarak ayrı ayrı fotoğrafa dönüşür.
Öyküden farklı olarak Hasan’ın kimsesizliği ve sert ve soğuk doğada kurt ulumalarıyla baş başa kalışı, annesinin, Recep’in, Kadir Dede’nin onu düşünerek, ona doğru koşması filmin kaybetmek değil yaşatmak istediği umudun somut hallerinden biridir. Bir diğeri Hasan’ın ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu gücün ve sevginin artık hayale dönüşen basit istekleridir. Babasıyla demir döverken yaptığı diyalog, bir kamyon arkasında anne, babası ve kardeşleriyle yaptığı yolculuk… Filmde yapılan alıntılardan biri belki bu nedenle John Lennon’un “nerede yaşam varsa orada umut vardır” sözü olur.
Sabahattin Ali’nin Ayran’ındaki gerçekçi karakterlerini, karakterlerinin psikolojilerini ve içinde bulundukları dış dünyanın tasvirini -usta fotoğrafçı, memleketinde bir ilk filme yönetmenlik yapan- Selim Güneş Kar Beyaz’da şüpheye yer bırakmaksızın Artvinlileştiriyor ve kendine has lirik bir üslup ve yorumla görselleştiriyor. Doğanın özellikle Karadeniz doğasının, son dönem Türkiye sinemasında iz bırakan, bırakmaya aday filmlerin bir parçası olarak ortaya çıkması yeni değil. Kar Beyaz’da da bu doğa var. Bu kez bir kış günü Karadeniz… Bir kış günü geri dönme mecburiyeti olan Hasan’ın sonundan ziyade bir duygunun ve yörenin, yöre insanlarının da dahil olduğu bir gündelik yaşamın ve tarihsel kesitin yansıması var filmde. Kar Beyaz filmi bir Sabahattin Ali öyküsünden uyarlanıyor ya da bir Sabahattin Ali selamı taşıyor. Yönetmenin çocukluğunu da ekleyerek geliştirdiği senaryosuna dayanan film stilize görüntüleri ve Mircan müziğiyle de dikkat çekiyor. Dikkat çekme halinin, filmde zaman zaman daha ileri giderek seyirciyi filmin hikayesinden kopma düzeyine getirdiği de söylenebilir.
Selim Güneş’in bu ilk filminde dahi hep bir yol ayrımında durduğunu bundan sonra çekeceği filmde bu ayrımdan sonra hangi yolu tercih edeceğini göreceğimizi düşünüyorum. Bu ayrımı iki eksende tanımlayabiliriz. Birincisi stilize edilmiş bir dünya, görsel dünyanın çekiciliği ya da görselliğin hikaye, tema ve sinema duygusuna baskın çıkan mükemmelliğidir. İkincisi ise insani bir hikaye ya da duygunun peşinden giderek ve bunu izleyiciye bir anlatıcı olarak aktarmaktır. Fotoğrafın filmdeki baskın yapısı bizi ister istemez Nuri Bilge Ceylan’ın ilk filmi Kasaba’ya götürüyor. Kasaba filminde de -akan, sıcak bir hikayenin yanında- deklanşöre basıldığı anda yakalanmış pek çok anın gösterisi vardı. Nuri Bilge Ceylan, fotoğraftan gelen bu birikimini usta işi bir sinemaya dönüştürdü. Selim Güneş’in özellikle anlatıcılığı da ihmal etmemesi dileğiyle… Kar Beyaz’daki Sabahattin Ali’nin etkisi ve varlığı bize bu anlamda yol gösteriyor.
Notlar:
1- Sabahattin Ali Bütün Öyküleri II, Yeni Dünya İçinde Ayran, s.37, YKY, 1997
2- Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, s.429, YKY, 2009
*****************************************************************************
“Kar Beyaz”
Murat Erşahin / “Sinemadan Çıkmış İnsan” / Sinema Dergisi 2011-06
Yoksulluk kader değildir, kader olamaz!
Selim Güneş imzalı “Kar Beyaz”, edebiyatımızın dev isimlerinden Sabahattin Ali’nin Ayran adlı öyküsünden uyarlanmış. Doğu Karadeniz’in bir dağ köyünde geçen içli yaşam mücadelesine, yokluk ve imkansızlıkla sarmalanmış karakterler eşliğinde tanıklık ediyoruz. Anadolu’nun olanca yoksulluğu ve kara kışın beyazına boyanmış ücra sessizliği içinde ailesinin medarı maişetini sağlamak adına ayran satmaya çalışan küçük bir çocuğun mücadelesi, 40′lı yılların atmosferinden, çok sonralara taşınmış. Aslında zamansız, sembolik bir anlatı egemen, tabloları andıran enfes kış fotoğraflarına. ‘Yalnız’ bir coğrafyanın, bir halkın ruh haritası. Olanaksızlıkların toprağında bin bir türlü engele, doğanın ve sert kuralların eşlik etmesi. Büyümeyecek bir çocuğun yaşanan gerçeklerle mücadelesi. Ana feryadının, ‘kader’ denen şeye sitemi. Yine de büyük bir vakarla dikilip duran umut. Sinema sevgisiyle yapılmış, kendine önem yüklemeyen, bağırmayan, derli toplu, insan sıcağı, iyi bir film “Kar Beyaz”. Yolu açık olsun.
*****************************************************************************
“Sabahattin Aliler unutulmasın diye!”
Landlord / tersninja.com / 29 Mayıs 2011
4-13 Mart tarihleri arasında gerçekleşen Sofya Film Festivali’nin yarışmalı bölümündeki tek Türk filmiydi Kar Beyaz. Sofya’dan Jüri Özel Ödülü’nü kazanarak dönen film 13 Mayıs’ta gösterime çıktı.
Sabahattin Ali unutulmadı. Tıpkı genellikle dönemin devlet politikalarına ve eğilimlerine muhalif çizgide olan fikirleri yüzünden, isimsiz katillerce infaz edilen tüm yazarlar ve şairler gibi. Nasyonalizm, faşizm gibi femme-fatale’ler ile flört eden devletlerdi bunlar. Sabahattin Ali de bu tür bir ilişkiyi destekleyenleri gözünde “kötü adam”dı, bir tehditti. Nihayetinde “pis bir gomünist” idi. 1948’de Türkiye’den Bulgaristan’a kaçma teşebbüsü sırasında vurulup öldürüldü. Katili daha sonra bu cinayeti itiraf etti. Sabahhattin Ali’nin Bulgaristan sınırından güvenli bir biçimde geçmesine yardım etmesi gereken kişi idi katil. Sabahattin Ali güvendiği, canını emanet ettiği adam tarafından öldürülmüştü. Katil dört yıl hapse mahkum edildi. Hiççekmeyeceği bir ceza. Birkaç hafta sonra genel aftan yararlanıp serbest kaldı. Çok sonraları katilin Milli İstihbarat görevlisi olduğu ortaya çıktı. Başka bir söylenti de kendisinin gerçek katil olmadığı, yalnızca suçu üstlendiğiydi.
Sabahattin Ali’nin ölü bedeni 2 Nisan 1948’de Bulgaristan sınırı yakınlarında bulundu. 63 yıl sonra Sofya Film Festivali’nde onun bir öyküsünden uyarlanan filmi seyrediyor olmamızda ironik bir yan vardı. Bu, Sabahattin Ali’nin aslında sınırı sağ salim geçtiği ve onu durdurmak, sesini kısmak isteyenlerin başarısız olduğu anlamına gelmiyor muydu?
Kar Beyaz (White as Snow) Sabahattin Ali’nin Ayran adlı öyküsünden serbestçe uyarlanmış. Ayran, yalnızca yoğurt, su ve tuzla yapılan bir içecek. Basit ama lezzetli, tıpkı filmin kendisi gibi.
Ayran gibi beş altı kitap sayfası uzunluğunda bir öykü söz konusu olduğunda serbest uyarlama yapmak bir zorunluluk. Ama hikayeye yaplan yeni eklemelere, yeni karakterlere, gidilen yer ve zaman değişikliklerine rağmen Kar Beyaz’ın başarılı bir uyarlama olduğunu söylemek lazım. Bu sebebi ise öykünün özünü peliküle aktarabilmiş ve doğru duyguyu perdeye yansıtabilmiş olması.
Ayran’da öykü 1940’larda geçer. Kar Beyaz’da çok belirli olmamakla birlikte 1970’lere, Türkiye’de ikinci kez gerçekleşen askeri darbe dönemine gidiyoruz. Mekan, Kuzey Karadeniz’in dağlık kesimleridir. 12 yaşındaki bir çocuğun, Hasan’ın öyküsü anlatılmaktadır. Ayran satmak için eviyle anayol arasında kalan kilometrelerce mesafeyi her gün kat etmek zorundadır. Üstelik ayran satmayı hayal ettiği yolcuları taşıyan minibüs yalnızca günde iki kere geçmektedir bu yoldan. Babası hapse girdikten sonra ailesi fakir düşmüş ve kasabada çalışan annesi evden uzaktayken iki küçük kardeşine bakmak da Hasan’ın küçük omuzlarına taşımak zorunda olduğu bir sorumluluğa dönüşmüştür.
Filmin odağında Hasan olsa da, filmde başka paralel hikayeler de yer alıyor. Baba, anne, başka bir köydem yaşlı bir adam, tayini bu kırsal bölgeye çıktığı için mutsuz büyük şehirli genç bir mühendis vesaire…
Yönetmen Selim Güneş’in 20 yıllık bir fotoğrafçılık geçmişi var. Bu uzmanlığının yol açtığı tavır filmde de gözleniyor. Hikayesini kelimeler yerine sinematografi ile anlatmayı yeğliyor. Hem sinemanın hem fotoğrafın birbirine benzeyen hikaye anlatma araçları olduğunun ve bunları bir filmde bir araya getirmeye kalkışmanın bazen kötü sonuçlar doğurabileceğinin farkında. Güneş, sınır bölgesinde kalmak elinden gelenin en iyisini yapmış. Fotoğrafın durağanlığını nispeten bertaraf ettiği söylenebilir. Evet, Kar Beyaz ana-akım filmlerle karşılaştırıldığında hala yavaş bir film ve gişede bilet satmakta zorlanabilir. Ama hangi festival filmi bunu yaşamıyor ki? Sanat sineması yapmanın dezavantajlarından biri de bu işte. Bu aynı zamanda seyirciye şunu diyen bir işaret levhası: İzlediğiniz film tüketim kültürünün ve vahşi kapitalizmin bir ürünü değildir.
Selim Güneş filmdeki bir planı 1938 doğumlu Çek fotoğrafçı Joseph Koudelka’nın bir fotoğrafından esinlenerek çekmiş. Bu sahnede jandarmaların babayı düğün evinden götürüşüne tanık oluruz. İkinci bir gönderme de Michelangelo’nun “Yaratılış” resmine yapılıyor.
Kar Beyaz, sinema duygusundan yoksun bazı anlarına rağmen (mesela final), bir ilk film olarak saygımızı kesinlikle hak ediyor. Yalnızca sinematografisiyle değil, tavrıyla da… Akla Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu’nu getiren bir tavır bu. Kar Beyaz’ın bu yönetmenlerin filmleriyle aynı kulvarda olduğu söylenebilir. Ama karşılaştırmak gerekirse Güneş’in daha konvensiyonel ve geleneksel bir hikaye çizgisi tercih ettiği söylenebilir. (Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’u ve Kaplanoğlu’nun Bal‘ı bu kıyaslamadaki istisnalardır.)
Filmde kullanılan müziklerin olağanüstü olduğunu eklemeden bitirmemek lazım. Filmi yalnızca müziklerini dinlemek için bile ikinciye seyredebilirsiniz. Yetenekli müzisyen Mircan, kökenleri Türkiye’nin kuzey-doğusuna ve Gürcistan’a uzanan halk şarkılarıyla harikalar yaratmış. Zaten 2010’da 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Müzik Ödülü Kar Beyaz’ın olmuştu.
*****************************************************************************
sımsıcak duyguların “kar beyaz”ı
danzon / 20 Mayıs 2011
“sonbahar”, “bal”, “pandora’nın kutusu”, “bulutları beklerken”, “zefir”, “hakkari’de bir mevsim”, “kosmos”, “yer demir gök bakır”: hepsi bir ucundan “kar beyaz”ın ruh ikizleri… bu sefer; doğu karadeniz kışının sert doğasında bir erkek çocuğun dünyasına tanıklık ediyoruz.
“kar beyaz” 9-10 yaşlarındaki hasan’ı merkezine oturttuğu hikayesinde bir dağköyü ve çevresinde yaşayan farklı kişilerin hayatları üzerinden hasret, bekleyiş ve yoksunluk temalarını işliyor. “kar beyaz” içinize işliyor!
senarist-yönetmen selim güneş, sabahattin ali’nin “ayran” hikayesinden uyarladığı “kar beyaz”da hikayeyi düz çizgide anlatmak yerine; parçaları, anları, durumları arka arkaya teğelleyerek duyguları aktarıyor seyirciye.
selim güneş’e bu yolda yardımcı olan en temel öge mircan kaya imzalı müzik. ritmi kuran ve duyguyu kuvvetlendiren hüzünlü besteler ve bir kaç kez tekrarlanan lazca bir ninni uğur ışık’ın içli viyolonselinin başrolde olduğu düzenlemelerle filmin kanvasını örüyor.
selim güneş’in fotoğraf sanatçısı olması, bu ilk filminin görsel estetiğini üst seviyeye taşıyor. ne mutlu ki, 2.35 : 1 oranındaki sinemaskop görüntüler sadece estetiğe hizmet etmiyorlar, hikayenin içeriği ve temalarıyla örtüşüyorlar.
82 dakika boyunca çok az diyalogun eşlik ettiği artvin-şavşat coğrafyasının karlı manzaralarında dertlerine ortak olduğumuz hasan ve etrafındakilerinin hikayesi ucu açık bırakılarak sonlandırılıyor; tam da bu şiir gibi filme yakışırcasına!
*****************************************************************************
“Suskunluk, Kar, Hasan, Ayran ve Diğerleri…”
Müjgan Yıldırım / evrensel.net / 17 Mayıs 2011
Hasan karda yürüyor, bitmeyen bir yol, düşe kalka, bata çıka… O, karda yürüdükçe yüreğinizin derinliklerinde iz bırakıyor… Hasan, arkadaşı, kahramanı Zagor’u derenin sularında kaybedince sizin çocukluğunuz da onun peşi sıra sürükleniyor… Annenin konuşmadan bakışı, Recep’in kavuşamadığı aşkı, birbirini etkileyen yaşamların birbirinden habersiz akışı, umutla umutsuzluğun, karayla akın, karla kurdun, yaşamla ölümün iç içeliği… Hasan yürüyor karda, güğümü “Çiko”, temiz ayranı, ardındaki iki çift gözü, üşüyen elleri ve düşleriyle… O yürüdükçe unuttuğumuz yaralarımızı kanatıyor, o yürüdükçe kar beyaz sessiz bir çığlığa dönüşüyor, boğazda düğümlenen…
Beyaz ki hep karanın zıddıdır, beyaz ki umudun rengidir, beyaz ki gecenin sabahıdır, beyaz ki barışın simgesidir; beyazdır güvercin, mutluluğun rengidir; bu yüzden beyazdır gelinlik, karadır ölümün rengi ama beyaz değil midir her rengin bileşeni… Bülent Ortaçgil’in dediği gibi “Ak kuşlar kara kuşlar, hepsi aynı kuş olmasınlar…” Yönetmen-Senarist Selim Güneş’in filmi “Kar Beyaz” işte böylesi duyguların, gel-git’lerin, hesaplaşmaların, kendine dönüşlerin bir filmi aslında… Diyalog yerine görselliği tercih eden yönetmen belki de “Herkesin filmi kendine” düşüncesiyle serbest bırakmış seyirciyi… O bir film yapmış, içinden yüzlerce film çıksın diye… Bunlar tabii ki öznel düşünceler ama bir gerçek var ki, Selim Güneş bu ilk filmiyle yüreğimize dokunmuş… Aklıma yıllar önce röportaj yaptığım Türk asıllı Macar Yönetmen Can Togay geldi… O da Gözden Irakta Bir Kış filminde, kardan mahsur kalan bir köyü ve oradaki yaşamı anlatmıştı ve demişti ki: “Filmlerimle, beynimle insanların yüreğine dokunuyorum, ama buna ne kadar hakkım var bilemiyorum…
Artvin’in Doğasıyla Mircan’ın Müziği Buluşuyor
Selim Güneş, Sabahattin Ali’nin önemli hikayelerinden biri olan “Ayran”ı senaryolaştırarak beyazperdeye aktarmış. Üç yıl süren masa başı çalışmasının ardından çekimlerini yine kendi memleketi olan Artvin’de gerçekleştirmiş. Ağırlıklı olarak Artvin-Borçkalı oyuncuların kullanıldığı filmde başrolü oynayan Hasan, gerçekten çok başarılı bir oyun sergilemiş. Görselliğin ön plana taşındığı durgun, geçmişle bugün arasında geçişlerle anlatılan, imgelerin ve müziğin ön plana çıktığı film, insanın yüreğine dokunmakla kalmıyor insanı oturduğu koltukta rahatsız etmeyi başarıyor…
Kar Beyaz filminin ritmini sesler belirliyor; derenin, rüzgarın, kurtların sesi… İşte tam da burada filmin müziklerini yapan Mircan devreye giriyor. Bu sene Antalya Film Festivali’nde, “Kar Beyaz” filminin müzikleriyle “Altın Portakal” alan Mircan, gerçekten filmden alıp uçuruyor insanı… Öyle sahneler var ki içimizdeki sessizliğin sesi oluveriyor, söylenemeyen sözün tarifi, atılamayan çığlığın ifadesi, sonsuzluğun resmi gibi…
Tüm bunlara mekan olarak seçilen Artvin’in o muhteşem dağları, ormanları, dereleri de eklenince görsel bir şölen açılıyor önünüzde…
12 Eylüle Gönderme…
Yeşim Ustaoğlu’nun “Bulutları Beklerken” filmiyle Doğu Karadeniz’in yaylalarının sisli bulutlarıyla tanışmıştık… Özcan Alper’in “Sonbahar” ve Semih Kaplanoğlu’nun bol ödüllü filmi “Bal” dan sonra Karadeniz’in bu en kuzeydeki gözden ırak memleketi, Artvin’le buluşmuştuk. Selim Güneş ise bu filmiyle doğanın güzelliği kadar zorluğuyla da buluşturuyor bizi… Hasan’ın mücadelesi, babasının idealistliği, “yabancı”nın umursamazlığı, annenin sessizliği, Recep’in imkansızlığı, ispiyoncunun vicdan azabıyla buluşuyoruz. Güneş, bu filmiyle zamanı durdursa da, 12 Eylüle gönderme yaparak birbirini etkileyen insanlar yumağındaki bir duruma da dikkat çekiyor… 12 Eylül öncesinde oldukça politik bir yer olan Artvin, 12 Eylül ve sonrasında birçok insanın canının yandığı, öldüğü, öldürüldüğü, işkencelere maruz kaldığı bir yer oldu. İşte bu yüzdendir ki filmin halkalarından biri de (Belki de en önemli halkası) idealist bir demirciyle örtüşen Hasan’ın babası karakteriydi…
Filmin beni en etkileyen ayrıntısı ise yaşamlarımızın ne denli birbirine bağlı olduğu, küçük ayrıntıların, davranışların bir başka insanın hayatında meydana getirdiği büyük sonuçları… Selim Güneş filminde “umut” olduğunu belirtiyor ve John Lennon’un sözünü ekliyor: “Nerede yaşam varsa orada umut vardır…” Bir yerlerde Hasanlar ölmeye devam ediyor, bir yerlerde umutsuzluğa umudu ekliyorlar, bir yerlerde…
Ayran Satabilmek İçin Doğayla Savaşan Küçük Hasan
Uzun yıllar fotoğrafçı olarak yaşamı kareleyen, an’ı durduran Yönetmen-Senarist Selim Güneş’in, bu ilk filmiyle anlatmak istediklerine gelince… Öyküsünü kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kar Beyaz, küçük bir çocuğun kardeşlerine bakmak sorumluluğuyla ekmek alabilmek için ayran satmaya dağ köyünden yol kenarına gidip dönmesinin filmi. Bu süreç içerisinde onun hayallerini, rüyalarını, anılarını paylaşıyor ve onun doğayla ve kurtlarla mücadelesini izliyoruz. Çocuklarına tek başına bakmak zorunda kalan genç bir annenin bekleyişi ve korkularını, hapse girmiş babanın hasretini ve duyduğu acıyı, tutkuyla sevdiğinden haber bekleyen genç bir köylüyü, gurbete çalışmaya giden yalnızlıktan korkan genç bir adamı, ispiyonladığı genç bir adamın hapse girmesiyle suçsuz insanların yaşamak zorunda kaldığı durumdan rahatsızlık duyan bir ihtiyar köylüyü ve bu insanların Hasan’la olan ilişkileriyle birlikte oluşan durumları anlatılıyor.
‘Kar Beyaz’ Festival Yolculuğu
47. Antalya Film Festivali’nde yarışma bölümünde yer alan ve Mircan’ın besteleriyle “Altın Portakal” ödülünü alan “Kar Beyaz”, daha sonra 46. Chicago Film Festivali’ne “Dünya Sineması” bölümüne kabul edilen tek film oldu. Bunların dışında Ankara Uluslararası Film Festivali’nde de birçok ödül alan film, Los Angeles South East European Film Festivali, Almaata Uluslararası Film Festivali “Yarışma Bölümü”, 12. Las Palmas de Gran Canaria Uluslararası Film Festivali gibi festivallere de katıldı ve katılmaya devam ediyor.
*****************************************************************************
“Kar Beyaz”
Erman Ata Uncu / arkapencere.com / 13 Mayıs 2011
Bir hikayeyi sinemaya uyarlama isteğinin altında, birkaç sayfada olan biteni perdeye yaymaktan ziyade o anlatının özüne inebilme ihtimali olmalı muhtemelen. Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ adındaki öyküsünü kaynak alan “Kar Beyaz”ın çıkış noktasını da burada aramak gerekli.
Hikaye, annesi başka bir evde hizmetçi olarak çalışan ve kardeşlerine göz kulak olmak durumundaki küçük bir çocuğun ıssız bir yerdeki istasyonda kış günü ayran satma çabası üzerine… Aslında ilk bakışta “Kar Beyaz”ın da bu olay örgüsüne kattığı fazladan bir unsur yok. Çocuk kahramanının kış günü ayran satarak geçinme çabasındaki çaresizlik, filmin de özü…
Yönetmen Selim Güneş, bu olay örgüsünden 80 küsur dakikalık bir film çıkartmak için daha ziyade yan karakterlere yükleniyor. Hikayede, sadece hizmetçi olarak çalıştığını, ara sıra çocuklara bakmak için eve geldiğini bildiğimiz anne, filmde perdede en çok görünen karakterlerden biri örneğin.
Filmde ‘kış armudu satan köylünün’ hayatına da vakıfız, hikayede akıbeti konusunda bilgi verilmeyen babanın niye ortalarda olmadığını da biliyoruz. Hatta ayranın karşılığında para vermeyip çocuktan helallik isteyen adamın bile bir hikayesi var “Kar Beyaz”da.
Tüm bunların ötesinde en önemli değişiklik ise, 1938 tarihli hikayenin filmde 12 Eylül sonrasına taşınması tabii ki. Ancak kaynağa zaman atlatmak söz konusu olduğunda böyle bir değişikliğin gerekliliğinin sebeplerini görmek istiyor insan. Ya da yönetmenin bu tercihi niye yaptığını anlamayı arzu ediyor. Trenin yerine 1980’lerden kalma bir minibüs koymak, babanın yokluğunu, darbe sonrası askerlerce tutuklanmasına bağlamak ve bu olayın altını doyurmamak, hikayenin özünden sapıp onu perdeye getirmekteki ilk amaçtan uzaklaşılmasına yol açmıyor mu?
Sinemaya uyarlanınca öykünün havada asılı kalmaması için yeni bir çatı kurma, açık uçlarını biraz daha derleyip toparlama isteğine yorulabilecek bu zaman atlama girişimi amacına ulaşmadığı için sevinmeli miyiz yoksa üzülmeli miyiz, orası biraz muallakta. Zira, “Kar Beyaz”ın en başarılı olduğu yerler de tam böyle bir çabaya girişmediği zamanlarda ortaya çıkıyor. Issız bir köyde kısılıp kalmış kahramanının, çevresiyle ilişkilerini irdelediği sahnelerde… Doğrusu, karakterlerin gündelik işlerine odaklanan sahneleri birbirine bağlarken tutturduğu ritmi, “Kar Beyaz”ı uzun zamandır bildik bir formüle dayanan ‘doğa-insan’ ilişkisi temalı filmler arasında farklı bir yere koyuyor.
Selim Güneş’in, ortamda kameranın varlığını da hissettirdiği, karakterlerin yaşadıklarına uzaktan baktığı sahneler ise filmin kendine ait bir dünya kurabilmesinde en büyük etkenlerden. Özellikle annenin çocuğunu aramak için canhıraş bir şekilde çabaladığı sahne, duygusal bir yakınlığa bel bağlamayan, sadece gözetleyen yapısıyla “Kar Beyaz”da yeri geldiğinde nasıl sağlam bir atmosfer kurulduğuna örnek. Ancak ne zaman ki bir dış müdahale beliriyor, filmin meramı ‘bilge’ kahramanlarınca dillendirilmeye, söylenmeye başlıyor, “Kar Beyaz”ın dünyası da ciddi zararlar görüyor.
Bir edebiyat uyarlamasını, kaynağına göre değerlendirmek ta baştan kısıtlayıcı bir bakış açısına sebep tabii ki. Uyarlandığı Sabahattin Ali hikayesine ne kadar benzeyip benzemediğiyle, onu ne kadar yansıttığıyla değerlendirmek filme haksızlık. Ancak hikayeyi (olay örgüsündense atmosferini) yansıtmayı tercih ettiği noktalarda başarılı bir dil tutturulup ona yapılan eklemelerde tökezleyince insan yine hikayeye dönmekten kendini alıkoyamıyor. Ya da başka bir deyişle hikayeden sapılmasa ortaya çıkabilecek çok daha başarılı bir filmi aklına getirmeden edemiyor. Ses ve görüntünün gayet etkileyici bir şekilde kullanıldığı açılış sahnesi böyle bir filmi hak ediyor zira.
*****************************************************************************
“Yerel Ezbere Evrensel Dokunuş”
Kerem Akça / haberturk.com / 13 Mayıs 2011
Yedinci sanatta karakterlerin ruh halini görselleştirmek incelikli bir motivasyon, bakış açısı ve ideoloji ister. Sinemanın tarihsel sürecinde de özellikle bir mekanda yabancılaştırılan bireyleri stilize ve mistik evrenlere kavuşturan Andrei Tarkovsky, bu konuda en dikkat çekici formülü vermiştir. Selim Güneş ise burada belki de “Sonbahar”a nazire yaparcasına bir Karadeniz köyünde ölümle ve maddi sıkıntılarla boğuşan, adeta arafta hapsolmuş bir çocuğun öznel dünyasını perdeye aktarıyor. Sessiz, mistik, soyut, aykırı, mitolojik, stilize, gerçeküstücü, öznel, varoluşçu, şiirsel gibi sıfatlarla yoğrulan “Kar Beyaz”, sınıfsal sorunlarımız üzerine evrensel bir sinema dili inşa ederken, alışık olduğumuz o ‘samimi köy filmi’ formülünü de yıkıyor. Böylece sinema üzerine fazlaca kafa patlatan sinefil bir yönetmenimizin daha doğuşunu müjdelemiş oluyor.
Belli ki “Sonbahar” (2008) sonrasında Türkiye’deki doğa güzelliklerini ‘yabancılaşma mekanı’na çevirmek bir eğilime dönüşecek. Selim Güneş’in ilk filmi “Kar Beyaz” (2010) da, ‘az diyalog çok sinema’ stratejisini izlerken bu aşamada o eserin durduğu yerden aşağı kalmıyor. Hatta o noktanın üzerine çıktığı dahi söylenebilir filmin. Çünkü onun kadar duygusallığa batmadan, sinemasal sonuçlarını son derece profesyonel ve mesafeli bir bakışla kavrayan bir eser var karşımızda.
Kaynağını Tarkovsky ve Sokurov’dan almış
Zira yönetmenin ciddi sorunları olan, maddi bunalımdaki bir çocuğun halet-i ruhiyesini ele alırken ortaya koydukları, Andrei Tarkovsky’nin film modelinden güç alarak uluslararası bir anlam kazanmış. Bir tarafıyla onun “Ayna”sını (“Zerkalo”, 1975), bir tarafıyla da üstadın sinemasını yenileyen Sokurov’un “Ana ve Oğlu”nu (“Mat i syn”, 1997) hatırlatıyor “Kar Beyaz” stilize dünyasıyla.
Selim Güneş’in eşsiz evreni, Lazca bir şarkı, şiir sözleri ve diyaloglar üzerinden bir iletişimsizlik hissiyatı yaratırken, oğlanın etrafındakilerle ve annesiyle ilişkisini de bu minvalde kurguluyor. Bunun üzerine at, orman, bıçak, kesilen duvar, kırmızı boya gibi metaforik dokunuşlar da eklenince bu ölüm-yaşam arasında kalmış mekan adeta mitik, mistik ve fantastik okumalara açık hale geliyor.
Farklı okumalara açık
Hıristiyanlıkta olsa boşluğu (limbo) temsil edebilecek zamansız ‘kar beyaz evreni’, bizde arafa denk geliyor sanki. Mitolojik açıdan bakınca ise Hades’in sıkışmışlık-arada kalmışlık duygusunu hatırlatıyor. Lafın özü bir karakterin yalnızlığıyla ortaya çıkan psikolojik, felsefik, mitolojik ve dini metinlere odaklanıyor “Kar Beyaz”.
Aslında bu çerçeveden bakınca 10 yaşındaki Hasan’ın ruh halini aykırı açılar ve ses kullanımıyla kavrarken, ‘beyaz at’ gibi umut veren metaforlar eklemesi boşuna değil Güneş’in. Zira İslam mitlerine göre ‘öte dünyaya götüren’ anlamına gelen bu sembolün orada durmasının bir sebebi var. Düşünsel anlamda da Nietzsche’nin görüşleriyle bir bağ kurduğu söylenebilir filmin. Sinemaskop formatında yakalanan ufuk açıcı sinematografik çıkarımlar da bu toplama büyük katkı yapıyor.
Karlık alanın nasıl ruhani ve sinemasal hale getirilebileceğini ispatlıyor
Yönetmenin tüm bu amaçları ışığında bir karakterin ruh halini anlatırken bakış açısı çekimleri, karakterlerin uzağında kalan eşyaların yakın planları, ana akışı bozucu yavaş çekim kullanımı, incelikli ses tasarımı çalışması ve daha nicesiyle bir atmosfer filmi yarattığını görebiliyoruz. Buna istinaden tuvalde karşımıza çıkanın, birbiriyle konuşmayan insanlar üzerinden Sofia Coppola’vari bir iletişimsizlik şiirine açıldığı da söylenebilir.
“Kar Beyaz” daha soyut isminden başlayarak gerçek anlamda natüralist ve stilize bir sinema eserinin karşılığını sunuyor bize. Karlık alanın nasıl ruhani ve sinemasal hale getirilebileceğini, başta Kazakistan olmak üzere bir kısım üçüncü dünya ülkesi sinemasına daha kanıtlıyor.
Bu duruma ulaşırken filmin; Karadeniz’de bir köyde yaşayan alt sınıfın buhran halini, annesini ve iki kardeşini geçindirme derdindeki bir çocuğun gözünden yansıtma zekasının payı büyük. Zira non-diegetic ses (hikaye dışı ses) teriminden çokça beslenen yönetmenin, beyaz-gri tonları arasında gidip gelerek psikolojik dışavuruma katkı yapan sinematografiyi de tutarlı bir şekilde bütüne dahil ettiğini söyleyebiliriz.
HD kamerayı ve sinemaskop oranını uluslararası düzeyde kullanmış
“Kar Beyaz”, çekim ölçekleri, müzik girişi, hikaye kurgusu düzeni ve minimal (içten) oyunculuklardan aldığı destekle evrensel bir sinema filminin nasıl üretileceği konusunda sınıfı geçmiş. Ne mutlu ki sosyolojik anlamda dolu ve acıklı hikayelerden Selim Güneş gibi sinema alanına hakim yeni jenerasyon Türk yönetmenler çıkarım yapabiliyor. Zira kendisi sinemaskop oranını ve HD’yi kullanma becerisiyle de ‘balık baştan kokar’ deyimini tersine çevirmiş adeta.
Belki Reha Erdem’in detaycı ses kurgusundan, Özcan Alper’in daha önce formülü kullanmasından ya da “Üç Maymun” (2008), “Kosmos” (2009) ve “Pus”un (2009) aynı kamera çeşidi ile yakaladığı soyut ve gri yetiden cesaret aldığı ortada yönetmenin. Fakat Güneş, bu durumun da farkında olduğunu bunlardan kendi yorumunu çıkartmasını bilerek ispatlamış.
Türkiye’nin köy hayatındaki sosyal sorunlar üzerine çok katmanlı bir şiir
Zira sinemanın teknik olanaklarından güç alarak sessiz ama dopdolu bir ruhun sinemasal karşılığı perdede ancak bu kadar etkileyici hale getirilebilirdi. Belki Türkiye’nin sınıfsal sorunları üzerine çok katmanlı bir şiir olarak anılabilir “Kar Beyaz”.
Zaten en önemlisi de bizim alışık olduğumuz o zaman zaman amatör, zaman zaman çiğ, zaman zaman sadece samimi köy filmlerimizin dünya sinemasına uygun bir karşılığını bulması burada. Türk sineması da böylesi postmodern görüşlü ve yenilikçi yönetmenlere ihtiyaç duyuyor şu sıralar. Umarız Güneş, kariyerini daha ileri götürme yolunda adımlar atarken aynı ideolojik duruşunu korumasının yanında “Kar Beyaz”ın başlangıç kısmındaki atmosfer zaaflarını da göz önünde bulundurur.
*****************************************************************************
“Kar Beyaz”
Serdar Akbıyık / stargazete.com / 14 Mayıs 2011
On yaşındaki Hasan, iki kardeşiyle yaşam mücadelesi vermektedir. Babası hapiste, annesi şehirde bakıcılık yapmaktadır. Hasan, yaptığı ayranı şoförlere satarak geçinmektedir. Hasan o gün yine ayran satmaya çalışır ama kimse almaz, evin yolunu tutar. Kurt seslerini duyunca paniğe kapılır, çamura düşer. Annesi ani bir kararla, çocuklarının yanına dönmek üzere hareket eder, durağa gelir. Hasan’ı sorar ve karlar içindeki oğlunun peşine düşer.
Sabahattin Ali’nin Ayran isimli öyküsünden yola çıkılarak çekilen Kar Beyaz, öykünün geçtiği dönem itibariyle umutsuz bir hikayedir. Filmin umutsuzluğu ne kadar artarsa gerçekçiliği ve başarısı da aynı derecede artmakta. Filmin yönetmeni Selim Güneş çok zor doğa şartları içinde bence duygusal düzeyi çok yukarıda bir film çekmiş. Maddi sorunları olan bir proje olduğunu düşünüyorum. Ama edebiyatın gücünü beyazperdeye uyarlama anlamında başarısını teslim etmeliyiz Kar Beyaz’ın. Amatör ve profesyonel oyuncuların birlikteliği de çok başarılı. Burada da yönetmene bir tebrik göndermek lazım. Film sizi üzecek ama filmin içinde geçen “Bir yerde yaşam varsa orada umut vardır” sözünü düşünmeliyiz. Bu toplum Hasanlar’ın omuzlarında kuruldu. Bu ülke hala o Hasanlar’ın acılarıyla değil mutluluklarıyla ayakta duracak. Umudumuz bu ve tüketmemeliyiz. Bu filmi de mutlaka seyretmenizi öneririz…
*****************************************************************************
“Kar Beyaz Bir Ağıt”
Rasih Yılmaz / Bugün – SİNEYORUM / 13 Mayıs 2011
Avrupa sinema dünyasının önde gelen festivallerinden biri olan Uluslararası ‘Sofia Film Fest’ten ödülle dönen Kar Beyaz bu hafta vizyonda.
Kar Beyaz’ı izleyince, “Türk edebiyatının önemli kalemlerinden Sabahattin Ali’nin bir hikâyesi bu kadar mı can yakıcı olurmuş görselliğe dökülünce” demekten kendimi alamadım. İnsan ne ile yaşar veya insan ne için yaşar sorularının kezzap dökülmüşçesine zihinleri erittiği sırada bir cevap gibi karşımıza çıkıyor Selim Güneş’in yönettiği Kar Beyaz.
Mahrumiyetin, acının ama en önemlisi umudun ağıtı gibi soğuğa sarmalanmış bir biçimde önümüzden akan kareler; on yaşındaki Hasan’ın iki kardeşiyle yaşam mücadelesinin insani onur yolculuğuna sürüklüyor seyirciyi.
Şiirsel Bir Yaşam
Baba hapiste, anne şehirde bakıcılık yapmaktadır. Hasan, yaptığı ayranı kar soğuğun da ve dağ başında yoldan geçen şoförlere satmaya çalışmaktadır.
Artvin’in geçit vermez karlı ormanları, kesilmeyen kurt sesleri, ulaşılamayan bir aşkın yoksunluğu ve sonsuz bir iç çekiş; işte Kar Beyaz, şiirsel bir yaşam manifestosu.
Bütün sinemasal formların mükemmel bir biçimde uygulandığı, senaryonun, kurgunun, oyunculuğun, müziklerin ve görsel anlatımın bir kez bile teklemediği bir samimi ruh tarafından her şeyin tam ayarında dâhil edildiği Kar Beyaz, tasavvufi bir yorgan gibi üzerinize örtülüyor.
Karlı dağda soğuk ayran satmak kadar “rızaya teslimiyet”i hangi “mesnevi” anlatabilir ki zaten!
*****************************************************************************
“Masumiyet Kurtlara Teslim”
Murat Özer / Radikal Kitap Eki / 13 Mayıs 2011
Sabahattin Ali’nin 1938 tarihli hikâyesi ‘Ayran’, bozuk düzenin ezdiği yoksulun kayboluşa doğru giden yazgısını anlatırken, sekiz sayfalık hikâyeden uyarladığı ‘Kar Beyaz’la ‘şiirli’ bir gerçekliğe ulaşıyor Selim Güneş
Şairliği ve romancılığı da güçlü olmasına karşın, hikâyeciliğiyle Türkiye edebiyatında bambaşka bir yere oturan Sabahattin Ali, kısacık hayatına (ölümü bu ülke için bir utançtır ve utanç olarak kalacaktır) sığdırdığı sayısız hikâyeyle Türkiye’nin gerçeklerine ‘yapışan’ bir yazar olmayı başarmıştır. Bugün bile değişmeyen ve değişmesi de beklenmeyen ‘bozuk düzen’in insanlar üzerindeki ‘umut kırıcı’ etkisini hikâyelerine malzeme yapan, ‘küçük insan’ın ezilerek daha da küçültülmesini çarpıcı tespitlerle yapıtına yansıtan, okurun duygularını harekete geçiren üslubuyla ‘tetikleyici’ etkiye de sahip olan yazar, bu özellikleriyle otoritenin ‘düşmanı’ olarak görülmüştür her daim. ‘Kuşkulu’ ölümü de bu durumun bir yansımasıdır aslına bakarsanız.
Yazarın 1936 ile 1942 yılları arasında kaleme aldığı 13 hikâyeyi barındıran ‘Yeni Dünya’, ilk yayımlanışı 1943 yılına denk gelen tam bir ‘hazine’. Ancak bu yazıda, konumuz gereği 13 hikâyenin 12’sinden bahsetmeyeceğiz. Kitabın dördüncü hikâyesi olan ve sadece sekiz sayfalık bir yer kaplayan ‘Ayran’a yönelteceğiz ilgimizi ve onun üzerine fikirlerimizi paylaşacağız sizlerle.
‘Ayran’, Hasan adında yoksul bir köylü çocuğun bir günlük hikâyesine taşır bizleri. Babası olmayan, annesi nahiyede hizmetçilik yapan, dolayısıyla da iki küçük kardeşine bakmak zorunda olan Hasan, her gün olduğu gibi o kış günü de evinden istasyona doğru uzanan yola düşer. Amacı güğümündeki ayranı satıp kardeşlerine kuru ekmek alıp yedirebilmektir. Ama kış günü ‘buz gibi ayran’ satmak pek de kolay değildir. Sattığı iki maşrapa ayranın parasını da üstünü veremediği için alamaz. Kader ağlarını örmüştür onun için, yoksulluk ve yoksunluk onun için bir ‘günah’tır ve bunun cezasını acı bir biçimde ödeyecektir. Masumiyetin timsali olmasına karşın, bu konuda onun yanına yaklaşamayanların aymazlığıyla ‘son’a doğru koşar adım ilerler, çıplak ayakları kara saplana saplana…
Yukarıdaki paragrafı yazma aşamasındayken bile insanlığımızdan utanmamıza vesile olan ‘Ayran’, Sabahattin Ali’nin kaleminin gücünü yoğun biçimde hissetmemizi sağlayan ‘çok özel’ bir metin. Bir romana malzeme olabilecek kadar ‘hacimli’ içeriğiyle okurla kesintisiz bir bağ kuran hikâye, başkarakteri Hasan’ın yazgısını sayfalara yansıtırken, oradan üzerimize saçılan ‘günah tohumları’yla rahatsız edici de oluyor bir yandan. Hasan’ın ‘yalın’ yolculuğuna eşlik ederken, çevresindeki daralan çembere anbean tanık olmaksa ‘boğucu’ bir etki yapıyor üzerimizde. Üzerine büyük sorumluluk yükleyen annesinden başlayarak her daim ‘aç’ olan iki kardeşine, içtiği ayranın parasını ödemeyen müşteriye, akşam trenini beklemesine neden olan istasyon memuruna kadar herkes Hasan’ın yok oluşunda ‘suçlu’ konumunda burada. Küçük çocuğu çemberin içine sıkıştırıp ‘silmek’ için ellerinden geleni yapıyor bu ‘günahkârlar’. Yoksulluktan başka günahı olmayan Hasan’sa bütün bedeli tek başına ödemek zorunda kalıyor, düzenin ezip un ufak ettiği belli belirsiz bir ‘nokta’ kimliğiyle ‘iki ayaklı kurtlar’ın onu ittiği gerçek kurtların arasına düşüyor, tüm çaresizliği ve korkusuyla…
Sabahattin Ali, 1938’de yazdığı hikâyesiyle her dönemde geçerliliğini koruyan bir olguya işaret ediyor. İçten ve dıştan ateş altına alınarak ‘lanetlenen’ yoksulluğun bir girdabın içinde paramparça edilişini ele alıyor, bunu ‘temsil’ noktalarında da mükemmelen tespit ediyor. Hasan’ın temsil ettiği yapayalnız bireyle onu kıskaca alan düzeni temsil eden ‘çevre’, aynı havayı solumalarına rağmen birbirlerinden öylesine kopuklar ki, ‘öteki’nin derdi bir an bile ‘düşünülen’ bir şeye dönüşemiyor. İnsanoğlunun çağlar boyu süren hastalığı devreye giriyor ve ‘sınır tanımayan’ özellikleri ortaya çıkmıyor, kendi dünyası içine kapanıyor, dönüp etrafında olup bitene bakmıyor. Nihayetinde de olan ‘güçsüz’e oluyor, karanlığa mahkûm bir hayatı yaşamak zorunda kalıyor…
Yükü alıcısına ulaştırıyor
Böylesine güçlü bir hikâyeyi beyazperdeye taşıma sorumluluğunu ilk filmiyle üzerine alan Selim Güneş, Sabahattin Ali’nin yalın gerçekçiliğini ‘şiirsel gerçekçi’ bir yapıya taşıyor ‘Kar Beyaz’la. Senarist-yönetmen, hikâyenin duygusunu alıp bunu mükemmel görüntüler ve olabildiğince az diyalogla buluşturuyor. Sonuçsa gayet tatmin edici. Sırtındaki yükün ağırlığının farkında Güneş, bunu fırlatıp atmaktansa sonuna kadar gidip yükü alıcısına sağ salim ulaştırma çabasında.
Selim Güneş, hikâyeyi Karadeniz’in benzersiz doğasına taşıyarak ilk hamlesini doğru yapıyor bizce. Böylece filmin görsel dokusunu oluşturacak malzemeyi garanti altına alıyor, ki bunun ‘Kar Beyaz’ için ne kadar önemli olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ardından Sabahattin Ali’yle buluştuğu ve ayrıldığı noktalar geliyor, hikâyenin kimi unsurları açısından. Hasan’ın bir günlük serüvenini o da benzer biçimde yansıtıyor, ama dönemi değiştirdiği için kimi eklemeler yapıyor. En büyük farklılık, Hasan’ın babasına biçilen rolde oluyor. Hikâyede babasız olan Hasan, filmde hapishanedeki babasını özlüyor, onun da ‘günah’a katılımını sağlıyor. Ayrıca babasından aldığı çakı da finalde önemli bir rol üstleniyor.
İstasyonu bir yol üstü dükkânına çevirmek gibi uzun metrajlı bir film için gereken pratik çözümü bulması da artı bir puan Selim Güneş adına. Hasan’ın bekleyişini ‘daha görünür’ kılıyor bu seçim, çocuğun çaresizliğine inanmamızı kolaylaştırıyor. Öte yandan bu dükkânın sahibinin bekleyişi de bir karşıtlık oluşturması açısından hikâyeyi destekliyor, ki Sabahattin Ali’de böyle bir karakter yok. Bunun karşılığı olarak istasyon memurunu koyabiliriz ama onun da buna benzer bir durumu söz konusu değil.
Sekiz sayfalık kısacık bir hikâyeyi uzun metrajlı bir filme dönüştürürken ekstra yüklemeler gerekiyor ve yönetmen de böylesi bir çaba içine giriyor, ama Sabahattin Ali’nin temelde söylediği şeyden sapmıyor. ‘Karaltı’ haline dönüşen yoksulun yazgısının ellerinin arasından çekilip alınmasını duyguların çarpışmasıyla açıklıyor Güneş, karşı karşıya konulduğunda ‘deprem’ yaratabilecek her türlü duyguyu çatıştırıyor. Özellikle ‘merhamet’ ve ‘acımasızlık’ üzerine epeyce yükleniyor, bu iki kavramın açtığı kulvarı izleyicinin ‘geniş açı’ bakışlarına teslim ediyor, kavramların giderek anlamsızlaşmasını da başkarakterin yitişine malzeme yapıyor. Ve sonuçta da ‘vicdan’ıyla baş başa bırakıyor insanoğlunu…
Filmin hikâyeden fazlasını becerdiği şeyse ‘bekleyiş’ olgusu gibi duruyor. Hasan’dan başlayarak bütün karakterler bir şeyi bekliyorlar filmde, beklentileri hiçbir şekilde karşılığını bulmuyor olsa da. Bu durum, Hasan dışındakileri de birer ‘kurban’ gibi gösteriyor, ama nihayetinde onların bekleyişleri yaratıyor ‘acı’yı, ‘masumiyetin kayboluşu’nu tetikliyor. Kaybın boyutuysa ‘paha biçilemez’, aymazlığı haklı çıkaracak gibi değil!
‘Kar Beyaz’ hakkında söylenebilecek yığınla şey var kuşkusuz, ama ikisini daha dillendirerek yetinelim şimdilik. Birincisi, filmin şiirselliğine destek atan ‘alıntılar’. Yazarların etkili cümlelerini malzemesine katan Selim Güneş, ‘şiirli’ olması için özel çaba harcadığı filmini bu amaca hizmet eder hale getiriyor böylece, yarı yolda kalma riskini de bertaraf ediyor… İkincisiyse Hasan’ı oynayan Hakan Korkmaz ve anneyi canlandıran Sinem İslamoğlu’nun performansları. Korkmaz, her haliyle Sabahattin Ali’nin Hasan’ı sanki, sayfalardan fırlayıp gelmiş bir karakter gibi duruyor. İslamoğlu’ysa hikâyede bildiğimiz ama tanımadığımız anne karakterini ete kemiğe büründürüyor.
Zor iş gerçekten de ‘Ayran’ı sinemalaştırmak, Selim Güneş’in bunun altından alnının akıyla çıktığını söylemekse boynumuzun borcu. Eksikleri de var ama artılarının yanında lafını etmeye değmez. Edebiyattan uzak duran sinemacılarımıza da örnek olmasını diliyoruz onun bu çabasının…
Not: ‘Kar Beyaz’, bugün gösterimde.
YENİ DÜNYA, Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları, 2011 (8. baskı), 124 sayfa, 9 TL.
*****************************************************************************
“Murat Erşahin’le Bu Hafta”
Murat Erşahin / sinemamuzik.com / 13 Mayıs 2011
Selim Güneş, ilk filmi “Kar beyaz” ile takip edilecek isimler listesine giriyor. Fransız yapımı “Küçük Beyaz Yalanlar”dan bahsederken, Claude Sautet’nin enfes filmi “Sen, Ben ve Diğerleri” düştü zihne. Nerde o film, nerde bu? Bahar kendini hissettiriyor İstanbul’da. “Hayali Aşklar” çıkışı, Maçka’dan denize doğru yürürken, üçüncü şahsın şiiri geldi aklıma birden. “Ne zaman Maçka’dan geçsem limanda hep gemiler olurdu… Sen kalkıp ona giderdin”. Öyle işte, filmler ve hayat yan yana yürüyorlar. (Onat Kutlar’ı analım bir de) Bahar da isyancı!
KAR BEYAZ
Selim Güneş imzalı “Kar Beyaz”, edebiyatımızın dev isimlerinden Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ adlı öyküsünden uyarlanmış. Doğu Karadeniz’in bir dağ köyünde geçen içli yaşam mücadelesine, yokluk ve imkânsızlıkla sarmalanmış karakterler eşliğinde tanıklık ediyoruz. Anadolu’nun olanca yoksulluğu ve kara kışın beyazına boyanmış ücra sessizliği içinde ailesinin medarı maişetini sağlamak adına ayran satmaya çalışan küçük bir çocuğun mücadelesi, 40’lı yılların atmosferinden, çok sonralara taşınmış. Aslında zamansız, sembolik bir anlatı egemen, tabloları andıran enfes kış fotoğraflarına. Yoksunlaşmış bir coğrafyanın, bir halkın ruh haritası. Olanaksızlıkların toprağında bin bir türlü engele, doğanın ve sert kuralların eşlik etmesi. Büyümeyecek bir çocuğun yaşanan gerçeklerle mücadelesi. Ana feryadının, ‘kader’ denen şeye sitemi. Yine de büyük bir vakarla dikilip duran umut. Sinema sevgisiyle yapılmış, kendine önem yüklemeyen, bağırmayan, derli toplu, insan sıcağı, iyi bir film “Kar Beyaz”. Yolu açık olsun.
*****************************************************************************
“Öneri: 80 Dakika Uzunluğundaki Kar Beyaz’ı İzlemeniz İçin 8 Neden”
Ali Ulvi Uyanık / sadibey.com / 09 Mayıs 2011
1- Türk edebiyatının en değerli roman – öykü yazarı ve şairlerinden Sabahattin Ali’nin hikâyesinin özünü, sert doğa koşullarının içinde mahrumiyet ve fakirlikle sarmalanmış insanların her şeye karşın umuda tutunmalarını, görselliği öne çıkararak öykülediği için.
2- Babası hapishaneye düşen, annesi de kasabada bakıcılık yapan çocuğun kendinden küçük iki kardeşine bakabilmek için, rüzgâr, soğuk, kara aldırmadan ve uzun bir yol kat ederek küçük mola yerine gelip ayran satmaya çalıştığı bir günün öyküsünün, Artvin’in dağlık bölgesinde geçebildiği gibi, dünyanın herhangi bir coğrafyasına dair olduğunu da hissettirdiği için.
3- İnsanı insan yapan ve ruhunda küçük fırtınalar koparırken dışa vuramadığı duyguları, öyküsü gibi vakurlukla aksettirebildiği için.
4- Her bir seyircinin kendi algısı doğrultusunda içselleştirebileceği, farklı anlamlar çıkarabilip farklı hissiyatlara savrulabileceği özel bir yapıt olduğu için.
5- Dramatik kurgusundaki yetkinliği için.
6- 2.35:1 görüntü oranında sunulan görüntülerindeki çarpıcı kadrajlar ve ‘doğal / vahşi anlar’ için.
7- Bir film için müziğin nasıl işlevsel olabileceğini kanıtlayan sinemamızdaki nadir örneklerden olduğu, yine dünyanın her köşesindeki insanların kalplerini etkileyebilecek bir müzik çalışmasını ihtiva ettiği için.
8- Örnek oyuncu seçimi ve doğru tonları yakalamış oyuncu yönetimi için.
*****************************************************************************
“13. Uluslararası Eskişehir Film Festivali İzlenimleri-4″
“Ve Kar Beyaz…”
bal i shikeste / eksisinema.com / 06 Mayıs 2011
Bu festivale geldiğim için, bu filmleri gördüğüm için içimi sevinçle dolduran iki üç filmden birisi. Basit mi basit bir hikaye, şahane mi şahane bir film. Nasıl yoğun anlatamam. Kızgınlığı da, umudu da, mutsuzluğu çaresizliği de ta içinizde öyle bir hissediyorsunuz ki burnunuz sızlıyor. Uçsuz bucaksız bir beyaz var filmde evet, ama birkaç kırmızı birkaç da mavi var o beyazlığı yırtarcasına. Ha bir de sarı, sanırım sadece üç dört yerde o da.
Sabahattin Ali’nin Ayran hikayesinden uyarlanmış film, kısaca Artvin’in bir köyünde zorlu hayat koşulları içinde yaşamaya çalışan bir çocuğun ve yörenin hayatından bir kesit. Böyle. Bu kadarcık belki de. Ama müzikleri var filmin, fotoğrafları var, Hasan’ı var, kendine ait bir dili var, ritmi var, kendine ait bir rüzgarı bile var. Güzel de bir sitesi var ayrıntılı bilgi için www.karbeyazfilm.com. Vizyona haftaya girecekmiş ama ne yapın edin, mutlaka, mutlaka görün derim, ısrar ederim hatta.
Yönetmen Selim Güneş fotoğrafçılık kökenliymiş, bu ilk filmiymiş. Festivalin en ilgi çeken, en soru alan bu söyleşide soğukkanlı, kibar ve sakin bir tavırla mümkün olduğunca yanıtladı soruları. Güzel bir ekipleri olmuş, oyunculardan, yapımcısından belli. Filmi kısa sürede tamamlamaları, müthiş bir çocuk oyuncu seçimi, sembollerle dolu anlatıma rağmen akıcılığı, dram dolu olmasına rağmen gözlerinin içi gülen bir film oluşu, renkleri, rüzgarları ve bütünlüğü koruyabilen bir detaycılığıyla -bence- muazzam bir film çıkarmışlar ortaya, takdir etmemek mümkün değil. Müziklerini duydukça tüylerim diken diken oluyor hala.
Elbette herkese her kesime hitap eden bir film değil, çok sıkıldım uyudum diyen de olmuş, olsun, ben çok heyecanlandım, bazen canım acıdı ama çok beğendim kısacası. İşlerini heyecanla bekleyeceğim, severek takip edeceğim bir yönetmen kazanmış oldum ben kendi adıma çok mutluyum o yüzden.
*****************************************************************************
“Kar Beyaz”
Esra Demirkan / İstanbul Film Festivali / Nisan 2011
Çetin coğrafyalarda insanlar, yaşam rutinlerini doğanın şartlarına göre belirliyor. Doğa, insanların hareket kabiliyetini ve direnç seviyesini, kendi özellikleri doğrultusunda şekillendiriyor. Dahası coğrafi koşullar, orada yaşayanların hayallerinin sınırları ve yaşamı algıladıkları renkler konusunda da önemli bir belirleyici etken. Sabahattin Ali’nin Ayran isimli öyküsünden uyarlanan Kar Beyaz da böyle bir film. 12 Mart 1971 muhtırasının akabinde, Doğu Karadeniz’in bir dağ köyünde geçen küçük öyküsünde, insanların bu sert iklimle olan ilişkisini arka plana alıyor. Ön planda ise, babası cezaevinde olduğu, annesi bakıcılık yaptığı için yalnız kalan küçük kardeşlerine bakmak zorunda olan ayran satıcısı küçük Hasan’ı izliyoruz. Filmin en dikkat çeken yanı, eşyanın kendiliğinden, insan etkisiyle ya da doğaya direnirken çıkardığı seslerden meydana getirilmiş ses kurgusu. Görüntülerden ayrı olarak da planlar, sekanslar oluşturabilen eşya sesleri, aksak ya da kurallı ritimler… Kar Beyaz, Sabahattin Ali’nin karanlık öykülerindeki kenarda kalmışlık ve direniş temalarını güçlü bir biçimde aktarabiliyor ve yine de umudu elden bırakmıyor. Ne de olsa çay ocağı sahibinin “Bu havada soğuk ayran mı satılırmış!” cümlesine cevap yine filmden geliyor: “Nerede hayat varsa, orada umut vardır.”
*****************************************************************************
“Kerem Akça, 17-27 Mart 2011 tarihleri arasında düzenlenen 22. Ankara Film Festivali’nin sonuçlarını değerlendirdi”
Kerem Akça / Haberturk / 2011
Selim Güneş ise kanımca en parlayan yeteneği idi festivalin yarışmasının. Bu bağlamda iki ödül alması bir hayli sevindirici. Zira yönetmenin alt sınıftan bir bireyin ‘ölüm’e kadar giden dünyasını ruhsal bir portrelemeyle ele alırken, ses, müzik ve sinematografi gücüyle hipnotize edici bir atmosfer yarattığı söylenebilir. Bir köyün ölüm-yaşam arasında kalmışlığını açı-karşı açı tekniğini bozan açılarla resmeden eserin, gerçek anlamda acının ve sınıfsal gözyaşının tasvirini etkileyici bir çerçeveye oturtabildiği gerçeğinin altını çizmek lazım.
*****************************************************************************
“Kar Beyaz”
Vanessa McMahon / 21 Mart 2011
Senaryosunda ve yönetmenliğinde Selim Güneş’in imzasının bulunduğu ‘’Kar Beyaz’’ filmi (Türkiye 2010) 15. Sofya Uluslararası Film Festivali’nde gösterimdeydi. Sabahattin Ali’nin Ayran hikayesinin sinema uyarlaması olan Kar Beyaz, Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesi’nin dağlarında fakirlik içinde yaşayan on iki yaşındaki küçük Hasan’ı konu alıyor.
Babası hapiste olan Hasan, annesi ve iki küçük kardeşi ile birlikte yaşıyor. Hayatta kalabilmek, kardeşlerini ve annesini geçindirebilmek için yoldan geçenlere soğuk kış gününde ayran satmaya çalışıyor. Ancak Hasan soğuk havada ayran satışı yapamadığı için, ailesini geçindiremiyor. Hasan’la aynı yerde armut satan Kadir Dede, karanlıkta karda eve yürümemesi yönünde Hasan’a uyarıda bulunuyor. Uyarıları dikkate almayan Hasan yola çıkıyor ve kayboluyor. Hasan’ın soğukla ve kurtlarla olan mücadelesinde, hapiste olan babasını ve geçmişte yaşadıklarını, sanrıları şeklinde görüyoruz.
Deneysel ve şiirsel tarzdaki filmin çekimleri son derece güzel. Babanın tutuklanmasıyla başlayan film, bittiğinde birçok şeyi gizemli bırakıyor. İlk etapta babanın nasıl, neden tutuklandığı, ne kadar bir süredir orada olduğu, hapisten çıkıp çıkamayacağı veya ne zaman çıkacağını öğrenemiyoruz. Filmin ilerlemesiyle birlikte hikayenin parçalarını birleştiriyorsunuz. Filmde hiçbir şey belirgin değil fakat; filmin kurgusu, filmin nasıl biteceğine yönelik varsayımları izleyicinin kendisine bırakacak açık alanlar sağlıyor.
Kar Beyaz kesinlikle daha önce görmediğim türde bir film. Her ne kadar filmde olan biten her şeyi tamamiyle anlayamıyor, kafanızda bir sürü soru ile sinema salonundan çıkıyor olsanız bile; eşsiz görüntüler ve duygu yüklü ifadeler filmden sonra uzun süre hafızanızda kalmaya devam ediyor…
*****************************************************************************
“O Zamansız Eser”
Jeanne Inness / Chicago / 2010
Günlerden 18 Ekim 2010. Şikago’dayız. Parktaki bitki ve ağaçların rengi yeşilden kırmızıya, sarıdan yeşilin gölgelerine dönmüş. Yakında kar yağacak…
Bu yılki film festivalinde en sevdiğim film, “Kar Beyaz” adlı Türk yapımı bir film. O zamansız bir eser. Bu filmi sevmemin nedeni kelimelere ihtiyaç duymaması. Karakterlerin eylemlerini diyaloglar yerine duygular ve görüntüler ile veriyor olması. Sonraki adımları ise doğadan algıladıkları ile tetikleniyor.
Film, bir durağa doğru ağır ve zahmetli adımlarla ilerleyen, ayran satarak iki küçük kardeşini doyurmak için gayret eden bir çocuğu (Hasan) anlatıyor. Hasan’ın babası siyasi bir haksızlık nedeniyle tutuklanmış; annesi ise zengin ve yaşlı bir kadın için çalışmak zorunda olduğundan haftada ancak bir defa dağdaki evlerine gelebiliyor.
Kurtlar uluyor… Yaralı beyaz bir atın geniş kadrajda koşuşu görülüyor… Hasan geç saatlere kadar bekliyor… Ve Hasan eve dönerken, karanlık basıyor ve aç kurtlar av peşine düşüyor… Anne, Kadir Dede veya Recep. Onlardan biri dik yokuşu çıkıp zamanında Hasan’a ulaşabilecek mi?
Aslında hikâye karın, dağların, bulutların, rüzgarın ve kışın yapraklarını dökmeyen ağaçların yalın görüntüleriyle aktarılıyor. Doğa çok güzel olduğu gibi bir o kadar da tehlikeler ile dolu…
Ben bu tür filmleri seviyorum; ama sadece sinematografinin en sade biçimi oldukları için değil, ABD’nin orta bölgelerinde geçirdiğim çocukluğumdan kaynaklanıyor. O dönemden kalan en güzel hatıralarımın arasında aklıma, baharda yeşeren filizler, babamla mısır ekişimiz, yaz aylarında biçilmiş saman balyalarının üzerindeki yolculuğum, toplanan yoncaları eve götürmek, kış aylarında ineklerimizi beslemek için ahıra balyaları ve yoncaları yığışımız, sonbaharda patatesten balkabağına ve şeker pancarına kadar her şeyi toplayışımız gelir. Sonra o temiz ve hafifçe lapa lapa yağan ilk kar. Ancak hatıralarım arasında, rüzgar ve bir sağanak yağışın bütün bir yılın hasatını yok etme endişesi, şiddetli bir fırtınanın her şeyi ve hatta bizi yerle bir etme ihtimali, sabahın ilk saatlerinde ve alacakaranlıkta çakalların uluması da vardır. Ben hala daha çakalların sesini severim, muhtemelen bu rahatlığımın nedeni babamın bir tabancası ve bodruma inen bölümdeki tüfeğiyle beni onlardan kurtarabilecek olmasını bilmemdir. Hatta bugün bile, çakalların çığlık atar gibi çıkardıkları seslerini duyduğumda onlara “Yemeğe büyük bir tavşan yakaladın mı?” diye sorarım. Ancak Türk yapımı bu filmde kurtlar bir ata saldırmış ise, çok daha kötü niyetli bir canavar olabilir. Oysa benim atlarım küçüklüklerinden beri, vahşi kurtları ve küçük Amerikan köpeklerinin kuzeni olarak kabul edilen bir çakalı nasıl tepeceklerini ve onlardan nasıl kaçacaklarını bilirlerdi.
Ancak ABD’nin orta batı çayırlıkları her zaman güvenli değildir. Willa Cather, 19. yüzyılın sonlarına doğru geçen hikayelerinin birinde bir gelin ile damadın, gece düğünlerinden sonra atlı kızakta kurtlar tarafından nasıl saldırıya uğrayarak öldürüldüklerini anlatır. Bu içimizde taşıdığımız bir efsanedir ve doğanın bize fotoğraf çeken turist veya ekolojistlerin anlayacağı türden bir cennet olmadığını öğretir.
Kar Beyaz, bembeyaz anlamına geleceği gibi karın beyazı ölümün soğukluğu ve donmayı da çağrıştırmaktadır. Bunu en iyi her yıl kışın güneye kaçan ardıç kuşları bilir.
“Kar Beyaz” adlı eser festivalde sadece aile dramı kategorisi altında değil, ayrıca doğa ve mistik yapıtlar altında da sınıflandırılmalıydı; çünkü bu güzel karakterler vahşi tabiatta yaşam savaşı verirken doğanın o gizemli iki yüzü ile karşılaşmaktadırlar.
*****************************************************************************
“Duygunun Görsellikle Buluştuğu Zirve: Kar Beyaz”
Eray Ergün / blog.milliyet.com.tr / 2010
Hayatınızın dönemeçleri gelebilir aklınıza, yüksekçe bir tepeden beyazlar içinde kıvrılan yolu gördüğünüzde…
Tahtadan yapılmış barakanın kapısı açıldığında; hayalleriniz, umutlarınız, başlangıçlarınız canlanacak gözünüzde ya da “yeni bir başlangıç mı yapsam” diye geçireceksiniz içinizden, kim bilir…
Değirmen taşı ağır ağır dönüp harmanı öğüttünde, siz de hüzünlerinizi öğütmeye başlayacaksınız belki de…
Odun sobasında kor haline gelmiş odunun yarısı kopup, yere düştüğünde, hayatınızdaki kırılganlıkları hatırlayabilirsiniz ansızın…
Sinirle tahta masaya her vurulduğunda, masanın damarları ile birlikte sizin de damarlarınız kalkabilir, eski ve yeniyi hatırlayarak ve de anı yaşayarak…
Beyazlar içinde azgınca akan ırmakta sürüklenen kitap, bir yerlere götürebilir sizi; çekiçle dövülen baltadan çıkan kıvılcımların götürdüğü yerden henüz gelebildiyseniz tabii…
Çamaşır ipinde asılı duran mandalların, rüzgarın da şiddetiyle sallandığına şahit olduğunuzda, hayatınızdaki dalgalanmalar da gelebilir aklınıza…
Masanın üzerinde duran boya fırçasından süzülerek damlayan kırmızı boya, gözyaşınız mı olur artık, bilemem…
Filmi seyrettiğinizde karar vereceksiniz hepsine, filmin anlamıyla da bütünleştirerek…
Yukarıda anlatmaya çalıştığım görüntüler Kar Beyaz adlı filme ait… Yönetmenliğini Selim Güneş’in yaptığı film, Sabahattin Ali’nin Ayran adlı öyküsünün sinemaya uyarlanmış hali…
Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı Maden Köyü’nde çekilen film, küçük bir köyün yoksulluğunun ve yoksunluklarının çıkmazında, annesine olan sevgisiyle hayata bağlanmış bir çocuk olan Hasan’ın ayran satarak para kazanmaya çalışırken yaşadıklarını ve etrafındaki insanların hayatla ve kendileriyle hesaplaşmalarını anlatıyor.
Yönetmen Selim Güneş, senaryoya da imza atmış… İFSAK üyesi bir fotoğraf sanatçısı olan Güneş, duyguları, görsellikle besleyip, başarılı bir çalışma ortaya koymuş.
Fotoğraf sanatının birikimini, sinemanın o bütüncül dokusuna aktararak, bu güzel ve anlamlı öyküyü beyaz perdeye yansıtan Güneş, tiyatro ve sahne sanatları mezunu oyunculara yer verdiği gibi, yöre halkına da rol vermiş filminde… Filmin başrol oyuncularından Hasan’ı canlandıran 11 yaşındaki Hakan Korkmaz, Artvin/Borçka doğumlu ve ilk oyunculuk deneyimi.
Bir görsel şaheser olan filmin görüntü yönetmeni de Serdar Özdemir… Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü mezunu olan Özdemir, yönetmenle el ele vererek, bir ressam inceliğiyle dokumuş görüntüleri…
Yetmişli yılların başlarında geçen konusu ile “bir dönemin kısır döngüleri ve atmosferine ışık tutarak seyirciyi zaman yolculuğuna çıkarmayı” amaçlayan bu film, konusu, duygusallığı, kare kare işlenmiş görüntüleri ve Altın Portakal ödüllü müziği ile aklınızda yer edecek… Kardeşlerini doyurabilmek için çareyi kar-kış demeden ayran satmakta bulan Hasan’ın ayran güğümünü yüklenmesini, Demirci Halil’in koğuş hallerini, Çaycı Recep’in, sevdiğinden gelecek haberi beklerken radyodan dinlediği türkülerle zamanı öteleyişini, ormanda kaybolan Hasan’ı arayan annesinin kurt seslerine karışan haykırışlarını kaçırmayın!
*****************************************************************************
“Sabahattin Ali’nin Kaleminden Selim Güneş’in Fotoğraflarına: Kar Beyaz”
Seray Genç / Yeni Film Dergisi / Sayı 2010-21
Sabahattin Ali’nin Ayran öyküsünden uyarlama Kar Beyaz filmi, yolu İFSAK’tan geçmiş her fotoğrafçının ya da fotoğrafla ilgilenen insanın tanıdığı, bildiği bir isim olan Selim Güneş’in ilk filmi. Bir kısa öyküden bir uzun metraj film yapmak belki de cesaret isteyen bir iş. Selim Güneş hem cesaretini hem de hayalini bizlerle paylaşıyor. Bu hayal tek bir fotoğraf karesinde yakaladığınız, dondurduğunuz anın hareketli görüntülere dönüşmesi ve hareketli görüntülerin de biraraya gelerek bir anlatıya, bir sinema anlatısına dönüşmesi halidir. Sabahattin Ali’nin bir öyküsünden yola çıkmış olması elbette pek çok şey ifade ediyor. Öyküyü 12 Eylül arefesine yerleştirmesi de öyle…
Sabahattin Ali öykülerindeki hayat, insanın sadece çevresine değil, iç dünyasına da değen bir gerçekçiliği içerir. Filmin en güçlü olduğu yer Sabahattin Ali öykülerinin de insanı yakaladığı yerdir. O güzel konuşması, doğal hareketleriyle filmin küçük oyuncusu Hakan’ın da katkısıyla, babasının hapiste olduğu, annesinin köyden uzakta bakıcılık yaptığı zamanda, onca yoksulluğun içinde ve kar-kışta köyünden yürüyerek vardığı yol kenarında minübüsle geçen yolculara ayran satan Hasan’ın parasını yeni gelen mühendisten alamamasıdır. Önce alıp sonra geri vermek zorunda kalışıdır. Bu filmde bütün o güzel görüntü ve müziğin dışında, belki bunları da içeren ama bunların dışında, yoğun ve sessiz bir anlam, hissiyat üreten sahnedir. Filmin başındaki tüm kareler, sahneler, parçalar uzunca bir süre öyküye başlamazken ya da seyirci bu parçaları birleştiremezken öykünün tamamı sanırım bu sahnenin gücüne erişemez.
Filmde Mircan’ın müziğinin yer yer anlatıma baskın çıktığını yazmak istesem de; film en iyi müzik ödülünü aldıktan sonra ortaya atılan iddiaların, hak arama boyutundan farklılaşarak, kapsam genişleterek ve seviye kaybederek bir başka saldırıya dönüşmesi öncelik kazandı bu yazıda. Film müziğinin, Mircan’ın hem basın toplantısında hem de ödül alırken, teşekkür ederek adını andığı müzisyen Uğur Işık’a ait olduğunu söyleyen Murat Bardakçı yetinmeyip Türkiye sinemasının yakın dönem filmleri için, “az izlenen” (bu ülkedeki çoğunluğun kaybettiği ama filmin değerinden hiçbir şey kaybetmediği), “kendi vergisiyle yapıldığını zannettiği” (Kültür Bakanlığı’ndan verilen fonun kaynağını bilmeden), “belli bir grup ya da ideolojiye bağlı” (kendisinin ait olmadığı imasını içeren), “Oscar alamayan” (Avrupa festivallerinden alınan ödüllerin ne hikmeti var ki) “Türk sinemasının bu tür filmlerinden” vs. diye söz ediyor. Hem bilgi hem de üslubunu ifşa ederek ve bir tür öfke nöbetine kapılarak köşesini sinema yazılarına ayırıyordu! Bu tartışmaların ülkemizde vardığı boyut, aldığı şekil düşünüldüğünde filmin önüne geçmesi sinema adına bu kez gerçekten kayıp olacaktır diyebiliriz.
*****************************************************************************
“Altın Portakal Filmlerine Bakış – KAR BEYAZ”
Deniz Yavuz / antrakt sinema / 2010
Sabahattin Ali’nin Ayran adlı hikayesinden görüntülerle sinemaya uyarlanan projede yeni yüzler oynuyor. Ekonomik anlatımı, mekanları, atmosferi ve etkileyici sonu ile film seçki içinde kendisine sağlam bir yer edindi. Çocuk oyuncunun performansı hayli yeterli, doyurucu… Yurt dışında bir kaç festivalde gösterilen Kar Beyaz umut vaad eden bir yönetmenin başarıyla ve alnının akıyla çıktığı bir ilk film özelliğinde.
*****************************************************************************
“Helal Sana Şaban Aga”
Yüksel Aytuğ / sabah.com.tr / 2010
Aynı gün içinde izlediğim Kar Beyaz ise yönetmen Selim Güneş’in ilk uzun metraj filmi olmasına rağmen son derece yürekli bir çalışma olmuş. Sabahattin Ali’nin Ayran adlı öyküsünden yola çıkılarak sinemaya uyarlanan filmi, Artvin’in zorlu kış koşullarında çekmeye kalkmak bile başlı başına bir cesaret işi. Öykü, 1980′in kaotik ortamında, isyan etmek ile yetinmek arasında bir yerlerde sıkışan insanların, sofralarına koyacakları kuru ekmek için bile nasıl insanlıklarından fedakarlıkta bulunduklarını duru bir sinema diliyle anlatıyor. Filmde geçen “Hayatın olduğu yerde umut da vardır” cümlesi ise olan bitenin özeti gibi…
*****************************************************************************
“47. Altın Portakal”
Murat Erşahin / Sinema Dergisi / Sayı 2010-11
Selim Güneş imzalı ”Kar Beyaz”, Mircan’la yalnızca En İyi Müzik ödülünü elde edebildi. Perdeye, Sabahattin Ali’nin Ayran isimli öyküsünden uyarlanmış filmde Doğu Karadeniz’in bir dağ köyünde geçen içli yaşam mücadelesine, yokluk ve imkansızlıkla sarmalanmış karakterler eşliğinde tanıklık ettik. Sinema sevgisiyle yapılmış, kendine önem yüklemeyen, bağırmayan, derli toplu, insan sıcağı, iyi bir filmdi ”Kar Beyaz”. Yolu açık olsun.
*****************************************************************************
“Pastoral ve fotografik: Zefir ve Kar Beyaz”
Landlord / tersninja.com / 2 Kasım 2010
Selim Güneş’in Sabahattin Ali’nin Ayran öyküsünden ve fotoğraf sevdasından esinlenerek çektiği Kar Beyaz ise Nuri Bilge Ceylan’ı çağrıştırıyor ister istemez.
Geleneksel sinema kalıplarına pek yüz vermeyen Kar Beyaz anlatım şekliyle deneysel sinemanın sınırlarını zorluyor biraz. Estetik kalibresi yüksek bu filmin müzikleri – bu konudaki tartışmaları görmezden gelerek konuşuyorum – tek kelimeyle olağanüstü. Filmin – final hariç – esinlendiği öykünün duygusunu başarılı şekilde seyirciye aktarabildiği için, çok serbest olsa da başarılı bir uyarlama olduğunu düşünüyorum. Ama fotoğrafa fazlaca yaslandığından olsa gerek eksik kalan sinema duygusu kendini en çok finalde belli ediyor.
*****************************************************************************