*****************************************************************************
“Kar Beyaz’ın yönetmeni Selim Güneş”
Landlord / tersninja.com / 29 Mayıs 2011
Sofya Film Festivali sırasında sohbet etme imkanı bulduğum Kar Beyaz filminin yönetmeni Selim Güneş‘ten işittiklerimin bir kısmını sizlerle de paylaşıyorum.
Kimi yönetmen şunu tercih eder: Kamerayı koyar, objektifi söyler, oyunculuklara karar verir ve gerisini görüntü yönetmenine bırakır. Bu bana ters gelen bir şey. Dolayısıyla filmde kadrajın, görüntünün nasıl olacağına her planda ben karar verdim.
Seyirciden filme gelen ilk tepkilerin genellikle “Görüntüler muhteşem” diye başlaması beni hem mutlu, hem de rahatsız etti. Fotografik görüntüler konusunda soru işaretlerinin oluşmasına neden oldu kafamda. İkinci filmimde bu soru işaretlerini aklımda tutarak daha da titiz davranacağım.
Beyaz at benim takıntım. Bu benim fotoğrafıma da yansımıştır. Sinemada yönetmen bazen bazı şeyleri sırf öyle olsun istediği için yapabilir.
Bugün yurtdışında Türk sineması denince hemen Nuri Bilge Ceylan diyorlar. Hakkını vermek lazım kendisinin. Ben de beğeniyor ve takdir ediyorum. Ama her filmini severim diye bir şey yok tabi. Mesela Uzak’ı çok severim, İklimler’i ise hiç beğenmem.
Seyirci filmlerimiz arasında benzerlikler kurabilir. Ama ben hiç Nuri Bilge Ceylan ya da Semih Kaplanoğlu filmi seyretmemiş olsam bile, Kar Beyaz yine böyle bir film olarak ortaya çıkardı. Benim yolum onlarınkiyle birdir demem mümkün değil, kendi yolumu çizmeye çalışacağım. İkinci filmimde de çektiğimin iyi film olması için ne gerekiyorsa onu yapacağım.
Metin Erksan benim idolümdü. O benim için Türk sinemasının yanı sıra Dünya sinemasının önemli yönetmenleri arasındadır.
Reha Erdem sinemasını kendime daha yakın hissediyorum. Türk sinemasında favori yönetmenim Erdem.
*****************************************************************************
“Röportaj: Selim Güneş - Kar Beyaz”
ziggy played guitar / eksisinema.com / 11 Mayıs 2011
Selim Güneş ile ilk filmi Kar Beyaz üzerine konuştuk. Katıldığı festivallerden ödüllerle dönen Kar Beyaz, bu cuma günü vizyona giriyor. İzleyen kimsenin kayıtsız kalamadığı bu ilgi çekici filmi kesinlikle seyretmenizi öneriyoruz. Selim Bey’e de hem alçakgönüllülüğü hem de sıcakkanlılığı için bir kez daha teşekkür ediyoruz.
Öncelikle, bu kadar tanınan, sevilen bir fotoğrafçıyken, bir film cekmeye nasıl karar verdiniz? Hep aklınızda mıydı sinema? Film yapma fikri bende bir anda oluşmadı. Çocukluğumdan beri varolan bir şeydi. Ayrıca çoğu fotoğrafçının aklının bir köşesinde film yapma fikri vardır. Ben zaten çektiğim fotoğraflarla bir hikaye anlatıyordum. Bu hayalimi gerçekleştirmem için gereken şartlar oluştuğunda aklıma ilk kez yıllar önce okuduğum Sabahattin Ali’nin Ayran adlı eseri geldi. Ve süreç başladı…
Kar Beyaz için size ilham veren bir yönetmen ya da bir film oldu mu? Kar Beyaz için ilham veren müzik, şiir, resim ve fotoğraf gibi başka sanat dallarından insanlar oldu. John Lennon, Nazım Hikmet, Michelangelo, Josef Koudelka gibi. Ama film olarak bende etkisi olan yönetmenlerden bazılarının isimlerini de söylemek isterim; Terence Mallick, Kar Wai Wong, Akira Kurosawa, Andey Tarkovski ve Fred Zinnemann…
Nasıl bir süreç bir yönetmenin ilk filmini çekme süreci? Ne gibi zorluklar yaşadınız? Fotoğraf sinemadan sonra yabancı ya da tanıdık geldi mi size? İlk film demek birçok ilk demek. Bu süreç filmi nasıl çekeceğinin kararını verdiğin ön çalışma dönemiyle başlıyor. Bu benim için set tarihimizden önceki üç yıl demekti. Bir öğrenci gibi ders çalıştım. Bazı şeyleri öğrendikçe ne kadar çok eksiğiniz olduğunu hissediyorsunuz. Bu daha çok çalışmak ve araştırmak demek. Senaryo, mekan seçimi, oyuncuların ve ekibin belirlenmesi, set, post prodüksiyon ve yapılması gereken diğer adımlar… Herşeye ama herşeye karar vermesi gereken kişi yönetmen. Bir de deneyiminiz yoksa işiniz daha zor gibi duruyor. Ama benim için sinema yapımının tüm bu süreçleri çok zorlu geçmedi. İşimi kolaylaştıran iki şey vardı. Birincisi şansım. Yapımcımdan, oyuncularıma, görüntü yönetmenimden, set ekibine kadar herkes hem işlerini iyi yaptılar hem de filmi çok benimseyip yürekten çalıştılar. Böyle insanlarla birlikte çalışmak benim için şanstı. İkincisi ise bir usta sinemacının dediği gibi ihtiyaç duyduğumda güvendiğim içgüdülerim oldu.
Fotoğrafın yeri her zaman benim için aynı. Yüreğimin yarısı.
Kar Beyaz filmi seyirciye ne sunuyor? Seyirci, Kar Beyaz’ı ne gibi beklentilerle izlemeli? Film bir çocuğun bir günlük bir hikayesi… Bu bir günlük hikayede umut var, cesaret var ve aşk var… Kar Beyaz hayallerin, anıların ve rüyaların gerçekle karıştığı masal gibi bir film… Bu duygulara seslenen filmde John Lennon’ın “nerede yaşam varsa orada umut vardır” sözündeki ‘umut’ ise benim vurgulamaya çalıştığım şey… Yani izleyiciyi masal gibi bir film bekliyor.
Seyirci filmi biraz sabırla, biraz dikkatle ve çokca da önyargısız izlemeli. Seyirci biraz heyecanlanacağı çokça da duygulanacağı ve sinemanın tadına varacağı bir filmle karşı karşıya…
Film genel olarak asıl karakteriniz Hasan üzerinden mi bir hikaye anlatıyor yoksa Hasan, büyük resmin bir kısmı mı sadece? Film Hasan’ın bir günlük hikayesini anlatıyor. Ama Hasan’ı anlatmıyor. Hasan ve Hasan’ın hayatına dokunan kişiler üzerinden hayata dair bazı şeyler söylüyor…
Fotoğraflarınız filmin görsel yönü hakkında ne kadar ipucu veriyor? Fotoğraflarım gibi bir film diyebilir misiniz Kar Beyaz için? Fotoğrafçı gözü sinema için hem avantaj hem dezavantaj. En çok dikkat etmem gereken şeylerden birinin görüntüler olacağını biliyordum. Fotografik görüntü, görsellik anlamında çok iyi olabilir, ama hareketli görüntüde anlamını yitiriyorsa bu bir dezavantajdır. Bıçak sırtı bir durum anlayacağınız. Avantajı kullanmak için çok dikkat ettim. Sahne neyi anlatıyor, kamerayı nerede durmalı, çekim ölçeği ne olmalı, perspektif nasıl olmalı, perspektife uygun objektif hangisi ve kadrajım nasıl olacak? Ve sonuç; bu planda istediğimi elde ettim mi? Yani bu sorulara dikkat ederek sondan başa doğru gelerek görüntülere karar verdim. Son kararı verirken fotoğraftaki birikimimin filmime katkısı olduğunu düşünüyorum. Filmi şimdi izlediğimde de öyle olduğunu görüyorum. Ama fotoğrafta olan üslubum Kar Beyaz’da var diyemem. Sinemadaki çizgim için en az birkaç film daha çekmeliyim diye düşünüyorum.
Bir atmosfer filmi mi Kar Beyaz? Seyircinin filmin içine girmesi, kendini tamamen öyküye ve görselliğe bırakması mı gerekiyor? Cevabım iki soruya da evet, Kar Beyaz bir atmosfer filmi.
Minimalist ve melankolik bir film mi Kar Beyaz? Kar Beyaz için minimalist denebilir mi? Belki evet… Melankolik mi? Asla!..
Filmin ne kadar seyirciye ulaşmasını bekliyorsunuz? Genel damara hitap eden, herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir film mi bu? Çevremdeki insanların beklentileri şöyle. On bin kişi iyidir, elli bin olsa süper olur ama yüz bin olsa tadından yenmez. Ben neden milyon olmasın diyorum. Nesli Çölgeçen şöyle bir şey anlatmıştı. Yönetmenler hayal tacirleridir. Bizim iki hayalimiz vardır. Birincisi film yapmaktır. İkincisi ise yaptığımız filme milyonlarca seyircinin geleceğini hayal etmektir. Yani ben milyon sayıda seyirci isteğimde samimiyim. Umarım ikinci hayalim de gerçekleşir.
Çok yakın zamanda iyi bir sinema yazarı Kar Beyaz’ı herkesin farklı okuyacağını ve bunu çok az filmin başarabildiğini söyleyip beni tebrik etti. Eğer seyirci salondan çıktıktan sonra film üzerinde düşünmeye devam ediyorsa ben birseyler başarabilmişim demektir.
Türk sinemasının son dönemi hakkında neler söylemek istersiniz? Takip ettiğiniz sinemacılar kimler, nasıl bir dönemden geçiyoruz? Sayısal olarak film üretimindeki artış nitelikli film artışını da getirdi. Ayrıca çok yetenekli ve birikim sahibi kişilerin yönetmen olarak bu dönemde film yapıyor olması da Türk sineması adına bir şans.
Mümkün olduğunca çok film izlemeye çalışıyorum. Özellikle takip ettiğim sinemacılar Terence Mallick, Gus Van Sant ve Kar Wai Wong.
İkinci filminiz için çalışmalara başladınız mı, aklınızda herhangi bir şey var mı? İkinci filmimin çalışmaları başladı. Sinopsis ve tretman tamam gibi. Senaryo çalışmalarına başlıyoruz. İstanbul’da geçecek bir film olacak. Ortak yapım için de koşturuyoruz. Yani yine zorlu fakat keyifli bir ikinci süreç başlamış durumda.
*****************************************************************************
Kültigin Kağan Akbulut / Hayal Perdesi / 21.05.2011
Türkiye sineması bir edebiyat uyarlamasına daha kavuştu. Fotoğraf sanatçısı Selim Güneş çocukluğunda okuyup etkilendiği Sabahattin Ali’nin Ayran adlı öyküsünü uzun metraj filme dönüştürdü. Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı karlar altındaki Maden Köyü’nde hayatın yükünü omuzlarında taşıyan bir çocuğun hikâyesini anlatan Kar Beyaz, bu hafta vizyona girdi.
İFSAK’lıların özellikle İstanbul fotoğraflarıyla tanıdığı yönetmen Selim Güneş fotoğraftan gelen birikimini, Sabahattin Ali kitaplarının ruhunu nasıl koruduğunu, altı sayfalık öyküden uzun metraj senaryo geliştirme sürecini ve ilk yönetmenlik denemesinde yaşadıklarını anlattı.
Sabahattin Ali’nin öyküsünden film yapma düşüncesi ne zaman oluştu? Öyküyü okur okumaz mı aklınıza düştü? Yoksa film için bir öykü arayışında mıydınız? İşin doğrusu öyküyü yıllar önce okumuştum, okuduğum zamanlar filme çekmek için öykü arar durumda değildim. Ama okuduğumda çok etkilenmiştim, çok iyi hatırlıyorum. Sabahattin Ali’nin öykülerindeki anlatı, görsel olarak yarattığı dünyadaki gerçeklik duygusu çok etkileyici. Sabahattin Ali’yi yine okuduğumda aynı şeyi görüyorum. Film yapmaya karar verdiğimde, nereden hareket edeyim dediğimde aklıma Ayran geldi. Kendi kişisel dünyamla da ilgili olabilir. Hâlâ tüylerim diken diken olarak okurum o öyküyü, o altı sayfa bitmeyecek gibidir. Ayran’dan hareketle, senaryoda belli noktaya geldiğimde, senaryomun beşinci versiyonunu Nesli Çölgeçen’le paylaştım. O da bu hâliyle iyi bir kısa film olur ama uzun metrajlı bir film için geliştirmen gerek, ama bundan film yapılsa ancak sen yaparsın demişti. Benim için motive edici olan buydu. Benim fotoğrafçılığımı bilen, sinemasına değer verdiğim bir isim böyle söyleyince ben de kararımı verdim.
Bu film aynı zamanda ilk senaryonuz. Daha önce senaryo denemeleriniz var mıydı? Yoksa bu filmle birlikte mi ilk kez senaryo yazdınız? Daha önce hiç denemem de yoktu. Bu senaryoyu yazmam öyküyü çok benimsemiş olmamla ilgili. Ama tabi senaryoyu yazarken, senaryo nasıl yazılır diye çok araştırdım. Benim amacım senarist olmak değil. Bazı yönetmenler senaryoyu yazıp filmi çekmekte ısrarcıdır. Ben başkasının senaryosunu da benimsersem çekebilirim. Fakat Ayran’ın ilk filmim olması nedeniyle, o zamanki şartlar nedeniyle senaryoyu yazmaya başlayınca devam ettim. Senaryo yazarlarına da fikir danıştım. Ama sonuçta senaryo deneyimim yoktu, ilk deneyimi Kar Beyaz’la birlikte yaşadım. Kendi çocukluğumun izleri de senaryoya, dolayısıyla filme yansıdı.
Öyküde büyük çaplı revizyonlar var. Öyküde, karakterlerde… Neden kaynaklanıyor? Hem uzun metraj için uygun hâle getirme derdi, hem de Sabahattin Ali’nin ruhunu koruma derdi var anladığım kadarıyla. İki faktör var dediğiniz gibi… Uzun metraj çevirirken, öyküye ekleme yapma ihtiyacı hissediyorsunuz. Sabahattin Ali’nin okuyucusuyum, ama eklemeleri yaparken kendisinin onayını alma ihtimalimiz yok. Nitekim telifini almak için gittiğimizde, Filiz Ali senaryoyu okuyup onay verdi. Filiz Ali’nin babasının romanını dizi yapmak için isteyenlere izin vermediğini biliyorum. Onun dünyasına en yakın kişi olarak öykünün özüne sadık kaldığımızı gördüğünü düşünüyorum. Benim de senaryoyu geliştirirken düşündüğüm öyküde de esas olan bir çocuğun omuzlarındaki sorumluluk, bunun için verdiği çaba ve annesine karşı tutkulu bağlılığıydı. Filmde de bunlar geliştirilerek korundu.
Uzun bir fotoğrafçılık geçmişiniz var. Fotografik görüntü ile sinemasal görüntü arasında ne tür farklar ve benzerlikler buldunuz? Fotoğrafçı olmam benim için hem avantaj, hem dezavantaj olabilirdi. Her ikisi de görüntüye dayalı sanat dalı. Ayrıştıkları nokta kritik, biri durağan görüntü, diğeri hareketli görüntü. Sinemayı sinema yapan da hareketli görüntüye dayanması. Ben de üç yıl süren çalışmalarım boyunca şöyle bir yöntem izledim kameramı kurarken: Bir, bu sahne neyi anlatıyor, çekmiş olduğum plân, sahnenin ne kadarını ilgilendiriyor ve diğer plânlarla bir araya geldiğinde nasıl bir sahne olacak? İki, bu plânda işlemiş olduğum oyunculuk ve görmek istediğim aksesuarlar neler? Bunları düşündükten sonra, kamera nerde durmalı? Hangi objektifle, hangi mesafede olmalı? Perspektif ne olmalı ve ona uygun objektif ne olmalı? Onu da belirledikten sonra kadraja karar veriyorsunuz. Orada fotoğraftan gelmenin yararı var.
Ben senaryoyu yazarken çizimler de yapmıştım. Mekânlar, mekânlar arası objeler, oyuncuların yerleri… Sette bunun çok faydasını gördüm. Kafanızdaki ile setteki örtüşmeyebiliyor ve sette de anında karar vermeniz lazım. O zaman içgüdülerinize güveneceksiniz. Bu noktada fotoğraf birikimleriniz olumlu şekilde ortaya çıkabilir.
Mekâna dair de çok iyi eleştiriler aldı film. Neden Artvin’i seçtiniz? Çocukluğunuz da orada geçmiş, bu nedenle mi? Burada her şeyin en iyisi nasıl olacak onu düşünmek lazım. Çocukluğum burada geçti diye karar vermemek gerek. Zaten ben Borçkalıyım, Şavşat’tan coğrafi olarak ve yaşam şekli açısından çok farklı. Ben doğru mekânları bulmak için araştırmaya giriştiğimde Zonguldak, Kastamonu ve Artvin’i aradım. Artvin’de Maden Köyü’nü gördüğümde, film için en doğru yol olacağını hissettim. Çocukluğumun geçtiği yer diye değil. Filmi izleyince neden Maden Köyü’nü seçtiğimi anlarsınız. Bu filmin duygusuyla örtüşen bir yer.
Başrolde amatör bir çocuk oyuncu var. Hakan Korkmaz’ı nasıl buldunuz? Onunla çalışmak nasıldı? Ben buradayken araştırmaya başladım tüm oyuncuları. Artvin’deki kuzenimden de bu yaşlardaki, bu tipteki çocukları araştırmasını istedim. Dört tane çocuğun fotoğrafını gönderdi. Hakan Korkmaz’ın fotoğrafını beğendim ama hemen bu olur diye düşünmedim. Artvin’e mekâna gidip de Hakan’ı gördüğüm de tamam dedim, aradığım oyuncum bu olmalı. Deneme çekimleri yapmadık. Ama çocuğun duruşuyla, bakışıyla, fiziğiyle role uygun olduğunu düşündüm. Sonra da deneme çekimi yapmadan, ne istediğimi anlatarak ondan istediğim sonucu alırım diye düşündüm. Nitekim şanslıydım. Fakat kurgu aşamasındayken ne kadar riske girdiğimi düşündüm. Çocuk oyuncu, benim ilk filmin ve amatör. Fiziksel olarak da zor şartlarda çalıştık. Karın içinde, elinde içini görmesek bile doldurduğumuz güğümle aşağı inip çıkıyordu. Yörenin çocuğu olduğu için fiziksel anlamda altından kalkabildi.
Filmin geri plânında da politik bir boyut var. Sabahattin Ali’nin küçük insanı anlatırken arkadaki büyük siyaseti hissettirmesi gibi. Siyasal arka plân ekleme düşüncesi nasıl oluştu? Ali’nin öykülerini ve duruş şeklini biliyoruz. Sıradan insanı anlattığında bile sisteme karşı düşüncesini alttan alta hissedersiniz. Ben de filmin içine tetikleyici bir siyasal faktör koymayı bu nedenle istedim. Sabahattin Ali’yi düşünerek diyemem, ama ondan etkilenerek koydum.
Sabahattin Ali’nin Türkçe edebiyatta ve Türkiye siyasetinde bir ağırlığı var. Bu ağırlık nedeniyle çekinceleriniz oldu mu? İşin doğrusu öykünün Sabahattin Ali kaynaklı olmasının benim için avantaj mı dezavantaj mı olacağını düşünmedim. Beni etkileyen öykünün güçlü yanıydı. Başkası yazsa da çekerdim, ama tabi böyle bir öykü ancak Ali’den çıkar. Sinema yazarı Ege Görgün’ün bir tespiti oldu. Ben de buna sebep olduğum için mutlu oldum. Şunu yazmıştı kendi yazısında, Ali Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. Biz de Sofya’da ikincilik ödülü aldık. Bir insanın hayatına son vermek, düşüncelerini, duygularını sınırlar içinde bırakmayabiliyor. Bu filmin de Sofya’da ödül almasının böyle bir anlamı var.
Peki, Filiz Ali filmi izledi mi? Nasıl buldu? İlk tanıştığımızda DVD’yi götürdük. Film bitinceye kadar kendisiyle tanışmadık, telif hakları ajansı üzerinden senaryoyu göndermiştik. Film bitince kendisine DVD’yi verdik. Sadece çok güzel olmuş dedi. Bu sabah kendisi aradı, Salı günü İstanbul’a gelince birlikte sinema salonunda izleyeceğiz.
Yönetmenliği benimsediniz mi? Yeni film projesi var mı? Kar Beyaz vizyona çıkmadan İstanbul üzerine bir çalışmaya başladık. Şu an iki genç arkadaş senaryo üzerinde çalışıyor. Kafamdaki dünyayı, olmazsa olmazlarımı tarif ettim, onlar da buradan hareketle özgün bir senaryo yazıyorlar.
İstanbul’u fotoğraflarda da çok güzel anlatıyorsunuz. Fotoğraf çalışmalarınıza benzer bir film mi olacak? İstanbul’la ilgili 97’den beri fotoğraftan kaynaklanan bir birikimim var. İstanbul’da hangi köşede ne var, nerede hangi duygu var biliyorum. İstanbul’u arka fon değil de karakterlerden biri hâline getirebileceğim bir çalışma istiyorum. İstanbul ne fotoğraf olarak, ne sinemasal olarak bitmeyecek bir şehir.
*****************************************************************************
Seda Pekçelen / TimeOut / Mayıs 2011
Bu ayın öne çıkan filmlerinden biri geçtiğimiz ay İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen ‘Kar Beyaz’. Fotoğrafçılıktan gelme yönetmen Selim Güneş ile bol ödüllü ilk filmini konuştuk.
Aslen fotoğrafçılık yapıyorsunuz, ‘Kar Beyaz’ ilk filminiz. Sinema filmi yapma hevesine ne zaman kapıldınız? Ne kadardır ilk filminizin hayaliyle yatıp kalkıyorsunuz?
Bazı fotoğrafçıların aklının bir köşesinde sinema hep vardır. Benim de yüreğimde sinemacı olmak yatıyordu. Çocukluğumdan beri sinemayla ilgiliydim ben de. Amcam Hasan Güneş sinema işletmecisiydi. Hep sinemanın içindeydik zaten. İzleyici olarak, okuyucu olarak… O yüzden “sinema yapmalıyım artık” dediğim bir gün oldu diyemem. Fotoğrafla birlikte daha çarpıcı oldu tabii. Yaptığım dia gösterilerinde de bir hikâye anlatırdım. Bazı fotoğraflarım bir sahnenin başlangıç veya bitiş görüntüsü gibidir. Yani fotoğrafla sinema benim için hep birlikte vardı.
Fotoğrafçılıktan gelme yönetmenler filmlerindeki görüntü kalitesiyle genelde kendilerini belli eder. Sizin fotoğrafçı gözünüz sinema filmi çekerken hangi konularda işinize yaradı?
Fotoğrafçı gözü sinema için hem avantaj hem dezavantaj. Anlatacağın şeyleri fotoğrafça düşünürsen sinemadan uzaklaşırsın. Sinemaya başlamadan önce bir öğrenci gibi araştırma yaptım. En çok dikkat etmem gereken görüntülerin nasıl olacağıydı. Fotografik görüntü, görüntü anlamında çok iyi olabilir. Ama hareketli görüntüde anlamını yitiriyorsa bu bir dezavantajdır. Bıçak sırtı bir durum anlayacağınız. Avantajı kullanmak için çok dikkat ettim. Sahne neyi anlatıyor, kamerayı nereye koymalım, çekim ölçeği ne olmalı, bu planda istediğimi elde ettim mi? Yani bu sorulara dikkat ederek sondan başa doğru gelince görüntüye karar verirken fotoğraftaki birikimimin filmime katkısı olduğunu düşünüyorum.
‘Kar Beyaz’ Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film Müziği Ödülü’nü, Sofya Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü, Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü (En İyi 2. Film), Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini kazandı. Ayrıca Chicago Film Festivali’nde de Dünya Sineması kategorisinde gösterildi. İlk filminizde bu kadar çok festivalden kabul almayı bekliyor muydunuz? Neler hissettiniz?
Filmin kurgusu bittiği zaman istediğim gibi bir filmin ortaya çıktığını hissetmiştim. Filme objektif bakınca festivallerde yer alabileceğini düşündüm. Bazı festivallerden davet almak bile ödül gibiydi. Ama insan yarışınca ödül almayı da bekliyor. Doğal olarak da ödül alınca mutlu olduk.
‘Kar Beyaz’ ile katıldığınız festivallerde seyirci veya eleştirmenlerle yaptığınız sohbetlerde, filmle ilgili tahmin etmediğiniz değişik yorumlar, okumalarla karşılaşıyor musunuz? Sizi şaşırtan yorumlar varsa paylaşabilir misiniz?
Tabii birkaç yorum var beni heyecanlandıran. Özellikle Chicago’da edebiyat öğretmeni bir kadının yorumları beni çok heyecanlandırdı. Beğenisini uzun bir yazı ile bizimle paylaşmıştı, yazının bir bölümünü paylaşayım; ‘Bu yılki film festivalinde en sevdiğim film, ‘Kar Beyaz’ adlı Türk yapımı bir film. O zamansız bir eser. Bu filmi sevmemin nedeni kelimelere ihtiyaç duymaması. Karakterlerin eylemlerini diyaloglar yerine duygular ve görüntüler ile veriyor olması. Sonraki adımları ise doğadan algıladıkları ile tetikleniyor’. Dilimizi, kültürümüzü bilmeyen bir insanın filmimiz için bizimle aynı duyguları paylaşması çok güzel. Sofya’da ünlü bir Bulgar kadın yönetmen olan Iglika Triffonova’nın (‘Letters to America’nın yönetmeni) sıcak, samimi görüşleri de bizi mutlu etti. Bir de Antalya’da bir ev hanımı, “Şu an kafamda bazı şeyler dolaşıyor. Kimi duygular karışmış durumda, onları birleştirmeye çalışıyorum” demişti. Bu da beni çok etkilemişti. Ve genellikle film sonrasında kadınların daha çok etkilendiğini gördük.
‘Kar Beyaz’ En İyi Film Müziği Ödülü’nü aldı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde. Müzikler kime ait? Bir filmde müzik kullanımı, yönetmenin derdini anlatmakta ne kadar yardımcı oluyor sizce? Kimi yönetmenler sinemasal anlatım öğelerine yüklenerek, hiç müzik kullanmamayı tercih ediyor mesela.
Filmin müzik direktörü Mircan. Filmin sonunda çalan Mircan’ın söylediği ninniyi dinlediğimde bu müzik filmin müziği olmalı demiştim. Sözleri ve müziği filmin duygusuyla çok örtüşüyordu. Benim filmim görüntü, ses ve müzikle anlatılıyor. Kimi yerde görüntü öne çıkıyor, kimi yerde ses, kimi yerde müzik. Bunların yetmediği yerde dialoglar devreye giriyor. Bazı yönetmenler müzik kullanmamayı tercih ediyor, bazı yönetmenlerde müzik kullanmayı tercih ediyor. Öyküyü nasıl anlatacağı tamamen yönetmenin tercihi.
‘Kar Beyaz’ın senaryosu Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ adlı eserinden uyarladınız. Neden bu eserde karar kıldınız? Sizi bu eserde en çok etkileyen neydi?
Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ öyküsünü okuduğumda aklımın bir köşesine ‘bu hikâyeden güzel film olur’ düşüncesi düşmüştü. Fotoğrafçılıktan yönetmenliğe adım atmaya karar verdiğimde yine bu hikâye geldi aklıma. “İnsanın yüreğini bir kurşun gibi delip geçen hikâye” demişti bir yazar. Gerçekten de böyle hissettirdi ‘Ayran’ bana. Bu hikâyeyi film yapmaya karar verdiğimde en büyük desteği ‘Selamsız Bandosu’ ve ‘Züğürt Ağa’ gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni Nesli Çölgeçen’den aldım. Çölgeçen’in ‘bu hikâye film olacaksa bunu Selim sen yaparsın’ sözüyle 2008’de ‘Kar Beyaz’ için kolları sıvadım.
Kendi senaryolarınız da var mı? Varsa bunları da yakın zamanda çekmek niyetinde misiniz?
Şu anda hazır bir senaryom yok. İkinci film için senaryo çalışmalarını yürüten iki senarist arkadaşım var. Ben neyi, nerede ve nasıl anlatmak istediğimi paylaştım. Senaryo ekibinin bir parçasıyım. Amacım senarist olmak değil. Amacım istediğim ve sevdiğim senaryoları filme çekmek. Ayrıca yine bir romanın senaryosu ile de ilgileniyorum. Yani ben artık tek başıma yazmıyorum. En azından ikinci film için niyetim yok. Belki ilerde…
‘Kar Beyaz’ın başrolündeki Hakan Korkmaz daha önce oyunculuk deneyimi olmamış bir isim. Kendisine nasıl ulaştınız? Oyunculuk deneyimi olmayan birine başrol oynatma riskini nasıl aldınız?
‘Kar Beyaz’ için uzun bir kast araştırması yaptım. Çok fazla çocuğun fotoğrafı geldi. Hakan, kendi memleketim olan Borçka’nın Demirciler Köyü’nde yaşayan bir çocuk. Komşumun oğlu. Mekân araştırması için Artvin’e gittiğimde bir süre kalmak için kendi köyüme gittiğimde Hasan’ı gördüm. Ve duruşuyla bakışıyla hikâyedeki Hasan karakteri bu çocuktur dedim. Hakan Hasan’dır dedim.
‘Kar Beyaz’ın tanıtım metninde ‘Selim Güneş umutsuzluktan umut kotarırken, çok sevdiği John Lennon sözünü selamlayarak, “Nerede yaşam varsa orada umut vardır” diyor’ denmiş. John Lennon size ilham veren isimlerden biri olmalı. Lennon’la ilgili sizi etkileyen nedir? Bu şekilde sizi etkilemiş başka isimler var mı? Kimler ve neden?
John Lennon sadece beni değil milyonlarca insanı müziği ve dünya görüşüyle ve duruşuyla etkilemiş bir sanatçı. Doğal olarak beni etkileyen bir çok kişi var. Kimler sorusunun cevabı çok uzun. Neden sorusunun cevabı ise hep aynı; insan gibi insan olmaları. Tıpkı Lennon gibi.
Bir sonraki projeniz ne olacak? Fotoğrafla mı devam edeceksiniz yoksa yeni bir film projesi var mı yakın zamanda?
Fotoğrafla ilgili bir projem var. Aynı zamanda ikinci film çalışmalarına da başladık. İkisini bir süre bir arada yürüteceğim.
*****************************************************************************
“Kar Beyaz’daki metaforları iğne oyası gibi işledim”
Müjgan Yıldırım / evrensel.net / 20.05.2011
Mircan, “on parmağında on marifet” misali sürdürüyor yaşamını. Bir yanda bilimsel çalışmalar (inşaat mühendisliği ve deprem üzerine) yapan iş kadını, diğer yanda sanatın neredeyse tümüyle ilgili bir sanatçı… Çıkardığı albümler, yaptığı bestelerin dışında kurduğu plak şirketiyle uluslararası platformda sanatçıların albüm yapmalarını destekliyor… Akademik eğitimler, albümler, bilimsel çalışmalar derken yaptığı ilk film müziğiyle de başarılı bir tablo oluşturdu. “Kar beyaz” filminin vizyona girmesi vesilesiyle, Mircan’la film ve müzikleri üzerine konuştuk…
Görsellik belirleyici bir unsur, filmi izledikten sonra mı müzikleri üzerinde çalıştınız yoksa senaryo aşamasında mı? Görsellikle müziğin etkileşimi ve sizdeki yansıması neler oldu?
Kar Beyaz’ın yönetmeni ve senaristi Selim Güneş bir fotoğraf sanatçısı biliyorsunuz. Bu yüzden filmde görüntülerin dili, filmin asıl dilini oluşturuyor. Selim Güneş önce senaryoyu gönderdi bana. O sırada İtalya’da hummalı bir şekilde Padova Üniversitesinde yürüttüğüm ileri master için çalışıyordum. İşte o sırada bir “e-posta” aldım Selim Güneş’ten. “Bu Mircan o Mircan mı?” diye soruyordu. Bizim tanışıklığımız çocukluk yıllarına dayanır. Yıllar yıllar önce, bilmediğim bir nedenle ailem beni Güneş ailesinin evine bırakmıştı. On beş gün kadar onlarda kalmam gerekmişti. Zor günlerdi benim için. Dünyada en çok sevdiğim insan olan ağabeyimi kaybetmiştim. Öleceğini kimse söylememişti bana. Bu yüzden de ağabeyimi hastanede ziyarete gitmeyi bile çok önemsemiyordum. Kısa bir süre sonra ölüm haberi geldi. Sorun şuydu: Yanında olamamış ve elini tutamamış olduğum için ağabeyimin ruhu beni terk etmiyordu ve en çok sevdiğim varlık karabasanım olmuştu. Boynuma astığım muskalardan medet umar olmuştum. Bir de omuzlarımda taşıdığımı düşündüğüm meleklerimden.
Kendimi derslerime, müziğe, okumaya vakfetmiştim. İşte Selim Güneş’in tanıdığı ve sorduğu “ O Mircan” böyle tuhaf bir küçük kızdı. Albümlerimi almış, dinlemiş ve yapacağı ilk filminde benimle tanışmak istediğini yazıyordu. “Ne tuhaf” diye düşündüm. Benim “Güneş”lerde kalışımın nedeni buymuş demek. Bir gün Selim Güneş film yapacakmış ve bana ulaşacakmış ve ben de o filmin müziğini yapacakmışım. Böyle başladı Kar Beyaz’ın öyküsü. Önce Selim Güneş’le yazışmak, sonra senaryoyu okumak, sonra hem Selim Güneş ile yıllar sonra yeniden ve hem de sevgili eşi Nur ile tanışmak. Yazışmalar 2008’de başladı. 2009 yazında filmin çekim yerine gittik hep birlikte. Benim için çok tuhaftı. Hayat veya kader beni doğduğum topraklara bir şekilde geri götürüp adeta bir loop- çember oluşturuyordu. Hiçbir şeyin boşa yaşanmadığını, hiçbir acının boşa çekilmediğini ispatlamaya çalışıyordum. Filmin çekileceği yerleri görmek, mekanı öyküyle birlikte hissetmek müziğinin nasıl olacağına karar vermemde çok önemli faktörler. Çünkü, o coğrafyaya uygun filmin ilk parçasını hemen dağda, akustik ortamda o sırada Amerika’dan gelen yeğenimle birlikte kaydettim. Filmde annenin tül perdenin ardından umutsuzca dışarı baktığı sahneden yükselen ve sözleri Gülten Akın’a ait olan ağıttır bu. Ne zaman şarkı söylesem, bir beste yapsam hep görüntüler eşlik eder bana. Bu yüzden belki yaptığım müziğin sinematografik olduğu söyleniyor.
Daha önce müzikleriniz bildiğim kadarıyla birkaç belgeselde kullanıldı, ama ilk kez siz bir film için müzik yaptınız ve müziğinizle de 47. Antalya Film Festivali’nde “En İyi Film Müziği” ödülünü aldınız… Nasıl bir süreçti bu ve bu başarıyı yakalamanın sırrı nerede yatıyor?
Evet, önce Emel Çelebi, Necati Sönmez belgeselleriyle başladı. Emel Çelebi’nin “Lilit’in Kızkardeşleri” belgeseli ki bu belgesel Docufest’te “En İyi Balkan Belgeseli” ödülü aldı. Benim “Sala” albümümdeki Lazca-Megrelce parça “Ela” ile açılır ve kapanır. Ersen Çıra’nın “Anka’nın Doğuşu” adlı belgesel, İhsan Öztürk’ün bir kısa filmi, Fatma Bucak’ın “Almost Married” adlı belgeseli… Pek çok belgesel yönetmeni izin istiyor müziklerimi kullanmak için. Projeleri güzel ise sponsor olarak kabul ediyorum.
Kendimi filmin müziğine vakfetmiştim. Bir müzik projesi üzerinde çalışırken sanki bir hasatlığa tutulmuş gibi çalışırım. Kafamın içinde tasarladığım şeye ulaşana veya ulaşmaya en yakın noktaya gelene kadar çalışırım. Hiçbir noktasında “tamam, idare eder” demem. “Oldu” demeliyim. Kar Beyaz’ın müziği İngiltere, Avustralya, Amerika ve Türkiye arasında koordinasyonlu olarak dünya çapında müzisyenlerle yapıldı. 2005’ten beri hem Türkiye’den hem yurt dışından ustalarla yarattığım albümlerimden parçalar var. Yeni yaptığım parçalar ve filme özel yapılmış score müzik var. Ne bir nota eksik ne de bir nota fazla. Kar Beyaz, boşlukları olan bir film. Olumlu anlamda boşlukları olan bir film. O boşluklar müziğe yer açıyor ama müzik o boşlukları tamamen doldurmuyor. Bir kısmını izleyiciye ve dinleyiciye bırakıyor. Filmi izledikten sonra, sizi sarıp sarmalamış bir kitap okumuş gibi hissediyorsunuz.
Film Artvin’de geçiyor, Artvin Borçkalı bir yönetmen çekiyor ve siz de oraya aitsiniz… Bu durum, müzikleri yaparken sizi yönlendirdi mi, neler hissettirdi, nasıl etkiledi?..
Artvin benim kaybettiğim cennettir. Tıpkı filmin çocuk kahramanı Hasan’ın kaybettiği cennet gibi. Hasan kaybettiği cennete geri dönemeyecektir. Çocukluğunu da kaybetmiştir. Bir güğüm ayranla karda kışta onca yolu yürüyerek ekmek parası kazanmak derdine düşmüştür. Hasan’ınki ölüm kalım meselesidir. İnadına yaşamaktır. Veya ölmektir. Ayranı, bakır güğümü, bir tas ayran ve ekmekten alınan tadı ve zevki bilirim. Bilirim ki, aslında insan bir tas ayran ve bir parça ekmekle yaşayabilir. Bundan şikayetçi olmaz. Yeter ki sevgi olsun. Hasan asıl bunu kaybetmiştir. Sevgi ve şefkat verecek insanları. Bu filmin içindeki her şeyi iliklerimde hissedecek kadar iyi biliyorum. Bana çok tanıdık şeyler.
Filmde bazı sahneler var ki (atın karda koşuşu, kadının çığlığı…) müziğin üst noktaya ulaştığı anlar ve insanın ruhuna işliyor… Sizi en çok etkileyen görüntüler hangisiydi?..
Atın koşuşuna “Numinosum” albümümden “wordless- sözsüz” adlı parça eşlik eder. Bu parçayı yaparken insanın kendi benliğinde, iç dünyasında, kendi karanlığında, iç ormanlarında kayboluşu ve sonra yavaş yavaş kurtuluşunu vermeye çalışmıştım. Üst üste bindirdiğim vokallerle, sesimi nefesli enstrümanlar gibi kullanarak… Yaralı beyaz atın koştuğu o düşsel sahnelere bu yüzden çok uygun düştü. Bir de annenin çığlıkları…
Dağda, dört beş oktav sesimi kullanarak yine doğaçtan film için kaydettiğim “Bunalan Ozan İlahisi” adlı parçadaki çığlıklarımı annenin çığlıklarının altından yükselttim. Annenin çığlığı ile müzik olarak yaptığım çığlıklar entegre oldu. Filmin yükselen finalidir burası ve müziği aniden Hasan’ın bıçağıyla kesip sessizliğe düşüş. Bütün bunları, bu metaforları tek tek iğne oyası işler gibi düşünüp kurguladım. Kara sevdalı Recep kulübeden koşarak çıkarken bir müzik yükselir. Bu sırada kulübe yanar. Bu yanma yıkılma sahnesine eşlik eden müzik Recep’in kara sevdasından kurtuluşunun ve dünyaya dönüşünün müziğidir. Müzikte dağlara taşlara sesleniş, sonrasında isyan ve hükmediş vardır. Parçalama duygusu vardır.
UMUTSUZLUKTAN UMUT KOTARMAK, ÖLÜMDEN YAŞAM ÇIKARMAK
Filmdeki umuda, umutsuzluğa ve yaşama dair neler söyleyebiliriz?
Filmde, Küçük Hasan’ın ayran satabilmek için katetmek zorunda olduğu karlı yollarda buluyoruz kendimizi. Tıpkı Sabahattin Ali’nin bizi öykünün içine alması gibi, Selim Güneş de tuhaf bir biçimde bizi filmin içine sokuyor. Hayatlarımızın nasıl birbirine bağlı olduğunu, birbirimizden nasıl sorumlu olduğumuzu, önemsiz gibi görünen küçük bir davranışın bir başka insanın hayatında ne büyük sonuçlara vardığını anlatıyor Kar Beyaz. Film, Şavşat’ın bir köyünde kış koşullarında çekildi. Selim Güneş, tam da Sabahattin Ali’nin öykülerinde vermek istediği şeyi yaparak olağanüstü güzel görünen tabiat içindeki köyü “Benim köyüm güzel köyüm” gibi göstermek tuzağına düşmüyor. O muhteşem doğanın içinde saklı gerilimi müzikle vermek gerekti. “Kar Beyaz” acelesiz, kendinden emin ve sakin anlatıyor öyküsünü. Müziği yaparken en önemli kriter dozu çok iyi ayarlanmış ses ve sessizlik dengesi yaratmak ve izleyiciyi sona hem görüntülerle hem de müzikle birlikte taşımaktı. Sabahattin Ali’nin öyküleri ne kadar karanlık olsa da, zor koşullarda O’nun bir öyküsünü hayata geçirmek için kararlı bir yürekle yola çıkmış olan Selim Güneş ve ekibi ortaya çıkardıkları bu sanat yapıtı ile insanlık adına başlı başına umudu temsil ediyorlar bence. Umutsuzluktan umut kotarıyorlar. Tıpkı benim kendi müziğimde yaptığım gibi. Umutsuzluktan umut kotarmak, ölümden yaşam çıkarmak.
*****************************************************************************
Müjgan Yıldırım / evrensel.net / 16.05.2011
“Kar Beyaz” filminin Yönetmen ve Senaristi Selim Güneş, mühendis olmasının yanı sıra uzun yıllar boyunca fotoğrafa gönül vermiş. Bu alanda, birçok sergi ve kitaba imza atmış bir sanatçı. Fotoğrafla uğraşmış ama sinema, çocukluğundan bu yana içinde büyüttüğü bir sevgiliymiş… Ta ki Kar Beyaz filmiyle bugünlere gelene kadar… Kar Beyaz filmi gerek yurt içinde gerekse yurt dışında katıldığı festivallerde epeyce ilgi odağı oldu, en son 15. Uluslararası Sofya Film Festivali’nde (SIFF) “Jüri Özel Ödülü” ne layık görüldü. Ayağının tozuyla Bulgaristan’dan İstanbul’a döndüğünde, Güneş’le, filmi üzerine konuştuk…
İlk filminizde Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ öyküsünü uyarladınız… Neydi bu öykünün sizdeki anlamı? ‘Ayran’ı yıllar önce okumuştum. Duygusu beni çok etkilemişti. Aklımın bir köşesine ‘Bu hikayeden güzel film olur’ düşüncesi de düşmüştü. ‘Ayran’ için Necati Güngör ‘İnsanın yüreğini kurşun gibi delip geçen hikaye’ demişti. Ben de o derece etkilendim. Sabahattin Ali’nin çoğu eserinde gerçeklik duygusu ve görsellik okuyucularını hep etkilemiştir. Bu dramatik öykünün yarattığı etki ‘Kar Beyaz’ olarak sonuçlandı. Kar Beyaz için ‘karların beyazında yürek burkan bir masal gibi film’ diyorum. Ve sanırım öyküde de beni etkileyen şey buydu…
Eseri okurken bir çocuğun ıssız ve karlı bir yolda tek başına elinde güğümle gidiyor olmasını etkileyici bir görsellik olarak hayal etmiştim. Geniş açıda görünen karlı, zorlu bir doğa görüntüsü içinde küçük bir leke olarak hareket eden bir çocuk. Yalnızlık duygusu için müthiş bir şeydi… Hasan’ın ayran satmak için beklerken aklından geçenler ve yaptıklarını düşündüğümde ise bu öyküden şiirsel bir film olacağını hissetmiştim. O kısa öyküyü okurken ve sonra senaryolaştırırken böyle birçok şey kafamda dönüp dolaştı…
‘Ayran’ı senaryolaştırırken güçlükle karşılaştınız mı? Örtüştüğünüz ya da ayrı düştüğünüz duygular, anlar, durumlar?.. Bence edebiyat eseri olarak öyküler filme daha yakın duruyor. Bu durum işimi kolaylaştırdı. Ancak bazı ilavelere de ihtiyacım oldu. Örnek olarak söyleyebileceğim ana karakterlerden Hasan’ın babası öyküde yok. Öykü 1938’de yazılmış. Olaylar tren yolu güzergahında geçiyor. Ben öyküyü yol kenarına, Doğu Karadeniz’e ve kendi çocukluk dönemime taşıdım. Ve baba karakterini ilave ettim. Baba, filmin başında siyasi bir suçlu olarak hapse götürülür. Hasan’ın yaşadıklarına paralel olarak filmde babanın hapisteki o gününü izleriz…
Uzun soluklu bir projeydi sizinki, daha ilk başlardan bugünü işaret edebiliyor muydunuz? Hep iyi bir film olacağı duygusu vardı. Öyle de oldu. Şimdi de ikinci filmimin daha iyi olacağını düşünüyorum. Umarım düşündüğüm gibi olur.
Artvinli (Borçka) olmak ve bu projeyi orada hayata geçirmek nasıl bir sorumluluktu sizin açınızdan? Filmi Artvin’de çekmemin nedeni Artvinli olmamdan çok Maden köyünün bende yarattığı etki nedeniyledir. Amacınız filminizin iyi olması. Öncelik filmde. Mekan ve yer araştırmalarını Zonguldak, Kastamonu ve Artvin’de yaptım. Maden köyü Artvin’deydi. Tercihim bu nedenle Artvin’den yana oldu. Öyle olunca da senaryodaki bazı şeyleri Artvin’i düşünerek uyarladım.
Görsellik ön planda, durağan ve az diyaloglu filminiz ister istemez Tarkovski’ye bir gönderme duygusu oluşturuyor… Film bir çocuğun bir günlük bir hikayesi… Bu bir günlük hikayede umut var, cesaret var ve aşk var… Kar Beyaz hayallerin, anıların ve rüyaların gerçekle karıştığı masal gibi bir film… Bu duygulara seslenen filmde John Lennon’ın “Nerede yaşam varsa orada umut vardır” sözündeki ‘umut’ ise benim vurgulamaya çalıştığım şey… Böyle düşünerek yaptığım filmin yarattığı atmosfer nedeniyle de yurt dışında Tarkovski, Türkiye’de ise Nuri Bilge Ceylan sinemasına yakın bulundum. Her ikisinden de gurur duydum. Ama benim yolumun onlardan farklı olduğunu da düşünüyorum.
Filmle ne yapmak istiyorsunuz, yani fotoğrafın yetmediği ya da onun yarım kalan sözlerinin bir tamamlayıcısı mıdır? Benim için neyi söylediğinden çok nasıl söylediğin daha önemlidir. Yani neyi nasıl söylediğin. Nasıl söyleyeceğin ise söylediğin sanat dalının kullanacağın öğeleri ve o öğelerle kendi dünyanı ifade edebilme becerilerinle ilgilidir. Ben sinemanın hep içindeydim. Kendi filmimi yapma isteğim hep vardı. Fotoğraf ve sinema benim için hep var olacak. Ama birbirlerinin yanında durarak…
Filmde 12 Eylüle de bir gönderme var, sizce 12 Eylülle hesaplaşılabildi mi? Filmde gönderme darbelere var. Hesaplaşmanın bitmesi için darbelerin neden olduğu sonuçların ve acıların bitmesi gerekir. Sonuçlar silinmedi, acılar ise sızıya dönüştü…
Film ‘her şeye rağmen umut’ diyor, siz de filminiz kadar umutlu musunuz? “Nerede yaşam varsa orada umut vardır” diyen John Lennon bize hâlâ dostça göz kırpıyor. Umudum var ve hep olacak. Olmalı da…
ÜÇ YIL ÖĞRENCİ GİBİ SİNEMA ÇALIŞTIM
Fotoğrafçı kimliğiniz sinemacı kimliğinizden bir hayli eski… Fotoğrafçı bakışı sinema için bir avantaj mıdır? Hem avantaj hem dezavantaj. Anlatacağın şeyleri fotoğrafça düşünürsen sinemadan uzaklaşırsın. Yani tek bir görüntü gibi düşünmemelisin. Senaryo yazmaya başlamamla birlikte yaklaşık üç yıl bir öğrenci gibi derslerime çalıştım, kitaplar okudum, araştırmalar yaptım. En çok dikkat etmem gereken şeylerden biri, görüntülerin nasıl olacağına karar vermekti. Fotoğafik görüntü, görsellik anlamında çok iyi olabilir, ama hareketli görüntüde anlamını yitiriyorsa bu bir dezavantajdır. Bıçak sırtı bir durum anlayacağınız. Avantajı kullanmak için çok dikkat ettim. Sahne neyi anlatıyor, kamera nerede durmalı, çekim ölçeği ne olmalı, perspektif nasıl olmalı, perspektife uygun objektif hangisi ve kadrajım nasıl olacak? Ve sonuç; bu planda istediğimi elde ettim mi? Yani bu sorulara dikkat ederek sondan başa doğru gelerek görüntülere karar verdim. Son kararı verirken fotoğraftaki birikimimin filmime katkısı olduğunu düşünüyorum. Filmi şimdi izlediğimde de öyle olduğunu görüyorum.
*****************************************************************************
“Kar Gibi Beyaz Bir Öykü”
Özlem Altunok / Cumhuriyet Gazetesi / 14 Nisan 2011
Selim Güneş’in, Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ öyküsünden sinemaya uyarladığı ‘Kar Beyaz’ bugün festivalde
Selim Güneş‘in ilk filmi “Kar Beyaz”la önce Antalya Film Festivali’nde buluştu izleyici. Sabahattin Ali‘nin “Ayran” öyküsünden uyarlanan film, hem büyük yazara bir saygı duruşu hem de bu güçlü öyküden sinema yapmak isteyen Güneş’in biraz da kendi hayat hikayesi…
Güneş, bir darbe döneminin hemen sonrasına, Artvin’e yerleştirdiği öyküyle babası cezaevindeki bir çocuğun yoksullukla, doğayla mücadelesini anlatırken Karadeniz’i değil, hepimize tanıdık bir duyguyu anlatıyor. O küçük çocuğun öyküsü, umut etmenin de öyküsü…
Edebiyattan da beslenen yalın bir dili olduğunu anladığımız yönetmen, ilk filmiyle en son Ankara Film Festivali’nden üç ödülle döndü. Film, İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma filmleri kapsamında ise bugün gösterimde…
İnsan Sabahattin Ali öykülerinin görsel gücünü düşününce sinemaya aktarılmasını anlamakta zorlanmıyor, ama yine de “Ayran”ı uyarlarken yola çıkış noktanızda kaygılarınız var mıydı? “Ayran”dan hareket ederek film çekmeyi düşünmemin temelinde hikayenin üzerimde yaratmış olduğu etki vardı. “Ayran, bir kurşunun insanın yüreğini delip geçmesi gibi bir etki bırakıyor” demişti bir dostum, bende de bıraktığı etki öyleydi. Nahif, diyaloğun çok az olduğu bir öykü “Ayran”; o duyguyu aktarmak adına görsellik önemli bir yer tutacaktı filmde. Fotoğrafçı yönüme güvenerek senaryo üzerinde çalışmaya, senaryoyu geliştirmeye başladım.
Senaryoda, öyküde olmayan pek çok karakter göze çarpıyor… Öykünün özüne sadık kalarak senaryoyu geliştirirken otobiyografik birçok öğe ekledim. Öykü 1930′ların sonunda Balıkesir’de geçiyor, ben daha zamansız bir döneme, çocukluğumun geçtiği Artvin’e uyarladım. Artvin’de çocukken biz de yol kenarında, ayran olmasa da meyve satardık. Özetle benzeri Anadolu’nun başka bir yerinde, başka bir biçimde yaşanan bir yere taşıdım öyküyü. Sabahattin Ali’nin bir çocuğun omuzlarındaki sorumluluğu anlattığı öyküyü, aynı duyguyu, dönemi ve karakterleri geliştirerek anlatmaya çalıştım.
Bir anlamda kendi hayatınızı hikayeye uyarladığınız ya da tam tersi hikayeyi kendi hayatınıza uyarladığınız söylenebilir, ama dönem filmde tam olarak kestirilemese de, 12 Eylül sonrası olduğu izlenimi bırakıyor… Öyküde ortada bir baba var ama ondan hiç söz edilmiyor. Ben babanın neden yok olduğunun yanıtını verirken annenin de konumunu değiştirdim. Öyküde anne fahişelik yaptığı için dışlanan bir aile var, filmde ise dışlanma nedeni babanın politikliği. Bu, 12 Eylül’den sonra, pek çok yerde olduğu gibi, Şavşat’ta da yaşanmış bir gerçek. Ben buna filmde 12 Eylül demedim, ama bir insanın haksız yere ailesinden koparılma durumu ve onun yarattığı sonuçları göstermek adına darbe sonrası bir süreç olduğunu vurguladım.
Fotoğraf kadar edebiyat da ilgi alanınız belli ki. Filmde pek çok alıntıyla da karşılaşıyoruz. Senaryo gelişirken ihtiyaç duyacağınız anda size çözüm olabilecek şeyler birikiminizle ilgili. Özellikle Türk edebiyatı ve şiiri ilgimi çekiyor. Filmde de Osman Şahin, Cengiz Aytmatov‘dan alıntılar var. “Postacı” filminde Neruda‘nın şiirini karısına okuyan ve sonra Neruda’ya “Şiir yazanın değil ihtiyacı olanındır” diyen postacı gibi…
*****************************************************************************
“Selim Güneş ile röportaj : Kar Beyaz”
Hasan Sönmez, Şebnem Aykol / Fotoritim.com / Ekim-2011
Hasan Sönmez: Öncelikle öykülerinde sıklıkla Anadolu insanının gerçeğini anlatan Sabahattin Ali’nin çatışmalı ruh hallerinin yer aldığı “Ayran” isimli öyküsünü sinemaya aktaran girişiminizden ötürü sizi kutlamak isterim. Benim size öncelikli sorum; Sabahattin Ali’nin pek çok öyküsü, pek çok yönetmen tarafından sinemaya uyarlandı. Siz de Ayran’ı kurmaca türünde yaptınız. Bu filmin senaryosu nasıl oluştu acaba? Aslında şöyle sorayım neden “Ayran”?
Selim Güneş: Benim bildiğim Sabahattin Ali’nin 5 veya 6 öyküsü, daha önceden sinemalaştırılmıştı. Aklımda olanlardan “Hasan Boğuldu”, “Kuyucaklı Yusuf” var. Sabahattin Ali benim de okumaktan büyük keyif almış olduğum bir yazar. Onun dilinin, sizin az önce söylemiş olduğunuz gibi, gerçeklik duygusunu öne çıkarmış bir yapısı var. Aynı zamanda üslup olarak da, görsel bir anlatım tarzı vardır. Dolayısıyla onun bir öyküsünü okuduğunuzda bir çok şeyi hayal eder, görüntüleri kafanızda canlandırırsınız. Ve o gerçeklik duygusunun insanda bırakmış olduğu etki de çok güçlüdür. Benim yıllar önce okumuş olduğum öykülerden birisidir “Ayran”. Necati Güngör “Ayran, insanın yüreğini kurşun gibi delip geçen bir öyküdür” der. Bende de bırakmış olduğu etki aynıydı diye düşünüyorum.
Sonrasında sinema filmi yapma kararı aşamasındayken, neyi yapayım noktasında, ilk aklıma gelen öykülerden biri “Ayran” oldu. Aslen 7-8 sayfalık bir öyküdür ve uzun metraj bir sinema filmi için kısa gibi durur. Ama ben Ayran’ın, öykünün ben de bırakmış olduğu güçlü etki ve okurken hayal etmiş olduğum görüntüler nedeniyle iyi bir sinema filmi olabileceğini düşünmüştüm. Tek başına bir çocuğun kıraç yollardan gidiyor olması, istasyonda treni bekleyişi, bekleyiş sırasında hayal ettikleri gibi görsel yanıyla çok güçlü bir öykü. Ben de senaryo yazmaya niyetlenince “Ayran” ile başlayayım dedim. Tabii ki niyetlenmem ile senaryoyu yazmaya başlamam arasında ciddi bir çalışma süreci de başladı. Tamam yazayım deyince oturup senaryo yazılamayacağını insan görüyor. Senaryo yazmanın bir takım teknikleri ile ilgili araştırmalara başlayınca yaklaşık üç senemi alan bir çalışma dönemim başlamış oldu. Bu üç sene yönetmenin yapması ve bilmesi gereken şeylerle ilgili çalıştığım bir dönem oldu. Bu dönem içerisinde senaryonun yazım teknikleri ile ilgili kafamda birşeyler oturunca senaryoyu yazmaya başladım. Şimdi tam olarak hatırlamıyorum, senaryonun ya dördüncü ya da beşinci versiyonunu Nesli Çölgeçen ile paylaştım. Kendisiyle bizim yıllara dayanan bir tanışıklığımız ve dostluğumuz var. Senaryonun o halini okuduğunda şöyle birşey demişti; senaryonun bu haliyle henüz uzun metraj bir film olmaz biraz daha geliştirmen lazım, ama yine de bu öyküden bir sinema filmi yapılacaksa onu sen yaparsın (benim fotoğraftan gelen birikim ve becerimi bildiği için). Kısaca böyle bir diyaloğumuz olmuştu, uzun uzun fikir alışverişlerimizi anlatmıyorum şu an için. Sonrasında senaryo üzerine çalışmaya devam ettim, öyküde olmayan karakterler ve olaylar ilave ettim. Ama işin özünde öykünün ruhuna uygun olarak senaryoyu geliştirdim. Sonuç olarak ben senaryonun 26. versiyonunu sinemaya çektim. Tahmin edeceğiniz gibi sette, o anda, kağıda dökülmeksizin doğaçlama olarak, ortam gereği değiştirdiğiniz, geliştirdiğiniz, geliştirmek zorunda olduğunuz şeyleri de düşünürseniz 27. hali filme çekilmiş oldu.
Şebnem Aykol: Siz uzun uzun anlatarak bizi filmin içine çektiniz ama ben size filmden başka bir şey sormak istiyorum. Sinema filmi yapma kararı aşamasındayken demiştiniz, böyle bir karar aşamasına nasıl geldiniz, neden fotoğraftan filme yöneldiniz? Kısaca fotoğrafçı kimliğinizden de bahsedebilirmisiniz?
Selim Güneş: Aslında fotoğrafa başlamam tesadüftür. 1989 yılında benim bir arkadaşım İFSAK’ta fotoğraf kursuna gidecekti. Ben tek başıma gitmeyeyim, beraber gidelim deyince, iki arkadaş kursa gittik. Asıl benim amacım, arkadaşıma eşlik etmekti. Bu tesadüfi başlangıçla ben fotoğraf dünyasına girmiş oldum. Ama çocukluktan beri sinemaya olan merakım hep başka bir yerdeydi. Ve hep iyi resim çizerdim. Arkadaşlarımın ödevlerini büyük bir keyifle ben yapardım. Ama fotoğraftaki becerimi hiç bilmiyordum. Sinemaya başlamam ise tesadüf değil. Benim amcam sinema işletmecisiydi. Çocukluğumda yaz tatillerim sinema salonunda geçerdi. Gerçi her çocuk sinemayı sever. Ama benimki biraz daha ortamın içinde olmakla ilgiliydi. Sinema sevgisini, tutkusunu aşılayan kişi ise bize izlediği filmleri anlatan, anlatarak sevdiren abimdir. Onun için “Kar Beyaz” filmini anlattığı filmlerle sinemayı bana sevdiren abime ithaf ettim. Abimin hikayesi kısaca şöyle; Borçka’da çocukluğumun geçtiği yıllarda, abim de Kars’ta yatılı olarak liseyi okuyordu. Orada sinema izleme şansı daha fazlaydı, Borçka’da haftada bir film oynarken orada hergün bir film oynardı. O da meraklı olduğu için sinemayı izleyen bir insandı. İzlemiş olduğu ve bizim Borçka’da izleyemediğimiz filmleri bize anlatırdı. Onun anlatımları -kendisini tanısanız öyle olacağını bilirsiniz- çok detaylı olurdu, bir saatlik filmi birbuçuk saat anlatırdı mesela. Hem oyuncuları tanıtır, hem karakterleri canlandırır, hem kendi hayalindeki bir takım şeyleri ekleyerek (şimdi düşününce anlıyoruz o zaman öyle gelmezdi) anlatırdı. Düşünün… Bir filmi bir anlatıcının ağzından dinliyor ve izliyorsunuz. Bunun özellikle o çocukluk döneminde üzerimizdeki etkisi büyüktü. Dolayısıyla çocukluğumdan beri bende var olan aslen sinemaydı.
Fotoğrafa başlamam tesadüf oldu ama sonrasında fotoğraf benim hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu. O başlayış sonrasında fotoğraf dünyasında yaklaşık 20 yıldır projeler yapan, anlamlı işler üreten bir çizgim oldu. Sinema ise gönlümde yatan aslandı. Sonrasında tarif edemeyeceğim, artık benim bu filmi yapmam lazım dediğim zaman ve şartlar -aslında geç bile kaldığımı düşünüyorum- kendiliğinden oluştu. Sadece sinemayı seviyor olmak, iyi sinema izleyicisi olmak, iyi sinema okuyucusu olmak bunlar film çekmek için yeterli değildi tabi. Okuduğum kitapların çok faydası oldu. Okumanın dışında farklı filmleri edinip izlemeye başlıyorsunuz. Daha önce etkilenmiş olduğunuz filmlerin dvd’lerini tekrar tekrar izliyorsunuz. Bir anda insan herşeyi edinmek ve öğrenmek gibi bir çabanın içerisine giriyor. Ancak bir noktadan sonra bir yere ulaşabilmeniz için de karar vermeniz lazım. İşte senaryo bu anlamda insanın işini biraz kolaylaştırıyor. Benim de senaryo yazarı olmak gibi bir niyetim olmamasına rağmen senaryoyu yazmış ve öyküyü çok benimsemiş olmam sette ve sonrasında çok işime yaradı.
Yıllarca İFSAK’ta eğitmenlik yaptım, ışık ve kompozisyon derslerini anlatıyordum. Bir de beni tanıyanlar bilir, bildiğim şeyi özellikle genç arkadaşlarla paylaşmaktan çok keyif olan bir insanım. Aslında insanın bildiklerini başkaları ile paylaşıyor olması kendini zenginleştiren bir şey, dolayısıyla ben bu 20 yıllık süreç içerisinde derneğe ve insanlara katkı sağlarken bir yandan da kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. Selim Güneş’in tarzı diyebileceğim, fotoğrafı izleyen ve bilen insanların bu Selim’in fotoğrafıdır diyebileceği bir tarzımın olduğunun da farkındayım. Bir taraftan da sinemaya gönül vermiş ve o gözle bakan biri olarak, benim sinemadaki yaptığım şeylere mutlak surette katkısı oldu bu fotoğraftaki bilgimin, birikimimim ve becerimin. Bazı fotoğraflarım için bu bir filmin son sahnesi olabilir, bazısı için bununla bir hikaye anlatmaya başlayabilirim diye hissetmişimdir. Bu birikim sizi sinemaya da hazırlıyor. “İstanbul Lodoslar Kenti” isimli albümümde yer alan tüm fotoğraflarım yatay kadrajdır. Yani 2000 ile 2006 yılları arasında sadece yatay kadraj fotoğraf çektim. Sadece 24 mm objektif kullandım…
Hasan Sönmez: Kendiliğinden olan bir şey miydi bu?
Selim Güneş: İstanbul Lodoslar Kenti’nde yatay kadraj çalışmam sinemayı düşünerek yaptığım bir şey değildi. Ben insanların bu tip çalışmalarda kendi alanlarını daraltmaları gerektiğine inanıyorum. Benim İstanbul Lodoslar Kenti’nde yapmış olduğum buydu. İnsan iki türlü alanını daraltabilir; bir teknik olarak iki içerik olarak. Teknik olarak; sadece 24 mm objektif ve Kodak’ın 100 ASA filmini kullandım. Sadece yatay kadraj fotoğraf çektim. Konu olarak ise sadece İstanbul’da, sadece bildiğim ve sevdiğim yerlerin fotoğrafını çektim. Benim bu çalışmamda İstanbul’un yeni semtleri de yok Maslak’taki gökdelenler de. Benim çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği, uzun yıllar yaşadığım ve evimin de çevresinde olan -bu dönemde İdealtepe’de oturdum- İdealtepe’den fotoğraflarım var, Kadıköy yolumun üstüydü; oradan, şehir hatları vapurlarını çok kullanırım; onlardan, Beyoğlu’nu severim; orası, Yedikule’ye kadar olan sahil şeridi benim çocukluğumun geçtiği yerlerdir; o bölge gibi… Hem bildiğim yerlerde, bilirken de sevdiğim yerlerde fotoğraf çektim ve alanımı da daralttım; bu belki bilinçli belki de bilinçsiz olarak sinemaya da ön hazırlık oldu. O çalışmanın sonucunda İstanbul Lodoslar Kenti albümü çıkınca tamam dedim fotoğrafta istediğim çok önemli bir adımı gerçekleştirdim. Biliyorsunuz fotoğraftaki en önemli duraklardan biri albüm çıkartmaktır. 2006-2008 hem bu albümün hazırlıklarının olduğu hem de sinemanın başladığı bir dönemdi ve sonrasında rotamı, yoğunluğumu ve bakışımı sinemaya çevirdim. Dolayısıyla fotoğrafta olması gereken bir şeyi tamamladığım için sinemaya başlamam mümkün oldu. Karar veremediğim bir şeyi tetikleyen bu albümün tamamlanması oldu belki de.
Hasan Sönmez: Arkadaşınız ile İFSAK’ta kursa başlamanız tesadüf gibi görünüyor ama sanki beklenen bir sürecin parçası gibi de ortaya çıkmış değil mi? Aslında bu kurs öncesinde, çocukluğunuzda abinizin anlattığı filmlerle, görsel hafızayı oluşturarak, bir alt yapıyı geliştirmişsiniz zaten.
Selim Güneş: Fotoğraf hiç aklımda olmayan bir şey olduğu için tesadüf olduğunu düşünüyorum. Söylediğiniz aklıma başka bir şey daha getirdi. Bu aslında kendi dünyam ile ilgili bir cevap da olabilir. Lisedeyken psikoloji dersindeydi herhalde, hocamız; insanlar çocukken ve gençken daha fazla hayal kurar ve yaş ilerledikten sonra hayal kurmayı bırakır demişti. Bu hala aklımda olan birşeydir. Benim o zaman aklım bunu almamıştı, bir insan nasıl hayal etmeden yaşayabilir? Çünkü ben sürekli hayal kurardım, yatmadan önce, resim çizerken, oyunlar esnasında… Şimdi yaşım 50, halen ben hayal etmeden yaşamıyorum, kimi insan için bu hayal etme süreci çabuk bitmiş olabilir, kimi için hiç olmamış olabilir, bilemiyorum. Ama ben hayal etmeden bir hayatın olabileceğini hala düşünemiyorum.
Hasan Sönmez: Son derece sadeleştirilmiş hareketli görüntüleri tasarlarken fotoğrafçı kimliğinizin bunun üzerindeki etkilerini derin bir biçimde hissettiren bir durum oluşturuyorsunuz. Bu dikkat çekmelere Mircan’ın müziği de eklenince ortaya son derece yoğun duygu durumları çıkmış. Bu durum her ne kadar benim hoşuma gitse de zaman zaman filmin hikayesinden koptuğumu da hissettim, izleyici zaman zaman uzaklaşmıyor mu öyküden?
Selim Güneş: Şimdi öncelikle bu filmin çekim aşamasında, görüntüye karar verirken nasıl hareket ettiğimden söz etmem lazım. Ders çalıştım dediğim süreç içinde, dikkat etmem gereken noktalardan birinin de görüntülere karar vermek olduğunu öğrendim. Bu bıçak sırtı bir durum. Şöyle ki; eğer görüntüleri lehinizde kullanırsanız, bunlar çok anlamlı ve avantajlı hale gelir, ama çok fotoğraf noktasında kalırsanız da dezavantaja döner. Evet sonuçta, ikisi de görsel sanat, ama biri hareketsiz, diğeri hareketli görüntüler üzerine kurulu. İkisini biribirinden ayrıştıran en kritik durum bu. Ben de bunu düşünerek, sette daha önceden de kendimi buna hazırlayarak, şöyle bir mantık ile çalıştım; Çekeceğim sahne neyi anlatıyor, çekmekte olduğum plan ile sahnenin hangi bölümünü nasıl dolduracağım, bu planda farklı bir anlam çıkarmak istiyor muyum, oyuncular nerede ve nasıl duracak? Neyi nasıl yapacaklar? Oyuncular burada duracaksa, bu sahnede benim anlatmak istediğim buysa kamera nerede durmalı? Kameranın yerine karar verince perspektife de karar vermiş oluyorsunuz. Bu perspektife uygun objektif hangisi? Objektifi de seçtikten sonra, kadraja karar vermeniz gerekiyor. İşte bu noktada benim fotoğraftan gelen birikimimin işe yaradığını düşünüyorum. Süreci hep böyle işlettim. Ama sonrasında kendi filmimi izlediğimde baktım ki, iyi etkileyici görüntüler var. Müzikten gelen bir insan olmuş olsam, müziği filmde başka türlü kullanmış olabilirdim. Edebiyat kökenli bir insan olsam, senaryo farklı olabilirdi. Ama bu yaşıma kadar birikimim fotoğraf üzerine. Dolayısıyla fotoğraftaki birikimimin filmi çekerken katkısı çok oldu.
Sonrasına gelince gerçekten burada anlatıcı mıydınız, yoksa atmosfer yaratan kişi miydiniz diye sorarsanız, ikisini bir arada yapmaya çalıştım. Dışarıdan bir gözle bakmaya çalıştığımda, kimi zaman yaratmış olduğum atmosfer etkili, kimi zaman da hikaye. Ama biraz kopuk kopuk olması, benim fotoğraftaki birikimimden çok filmi kurgulamam ile ilgili oldu. Kurguda izleyiciyi zorladığım bir tarzım oldu. Örneğin, çocuğun rüya sahnesi var; sahneyi tersten gösteriyorum. İzleyici önce rüyayı görüyor, sonra çocuğun rüya gördüğünü anlaması lazım. Bazı şeyler puzzle gibi kopuk kopuk, parça parça. Ben izleyicinin bu farklı -yer yer deneysel- kurguyla vermiş olduğum bilgileri yavaş yavaş algılayıp, biraraya getirip, filmin sonunda veya film bittikten sonra herşeyi kafasında bitirmesini istedim.
Hasan Sönmez: İzleyiciye bir takım ipuçları veriyorsunuz, filmin sonunda artık bunları kullanıp olayın örgüsünü kafasında kurmasını bekliyorsunuz, o yönde yönlendiriyorsunuz. Bununla ilgili hiç endişeye kapıldınız mı?
Selim Güneş: 35. dakikaya kadar izleyiciye bir takım bilgiler veriliyor ve bunlar sonrasında, Kadir Dede’nin anlatımıyla toparlanıyor. Oraya kadar izleyicinin topladığı bilgiye Kadir Dede’nin açıklamaları bir nokta koymuş oluyor. Böyle bir açıklamayı -şoförün ağzından Recep’in durumu- bir yerde daha tekrarlatıyorum, “Bu Recep aslında iyi birisidir, ama sevdalandığı için böyle oldu.” diye. Yani bazı yerlerde açıklama yaptığımız durumlar var. Bunlar aslında çok doğru değil. İzleyiciye ara ara hikayeyi tamamlayacağı bilgiler de veriyorum. Ayrıca filmdeki karakterlerin kesişme zamanı da geç. Bu kesişme, filmin en başında, bir şekilde düğün sahnesinde de yapılabilirdi. Yani izleyicinin çok dikkatle izlemesi gerek. Böyle bilgilere rağmen izleyiciye çok şey de bırakıyorum. Sonuç, endişeleneceğim bir şey yok. Çünkü bazı detayları izleyici kaçırsa bile filmin duygusunu yakalayacağını düşünüyorum.
Hasan Sönmez: Bu bağlamda aslında şu soruyu soracaktım. Öyküde ki Hasan biraz daha dışlanmış bir ailenin çocuğu, köylüler bu aileyi dışlamışlar, aile tek başına kalmış. Filmdeki Hasan ile biraz farklı bir durumda. Filmdeki Hasan’ı kucaklayan karakterler var, Kadir Dede, annesi, Kahveci Recep; kucaklayan, kollayan bir rol üstleniyorlar. Hatta bunu pekiştirecek yönde sizin John Lennon’dan yapmış olduğunuz alıntı yer alıyor; nerede yaşam varsa, orada umut vardır sözleri. Tabi bunlar sinemanın veya senaryonun duygusunu ve verilmek istenen mesajı iletmek anlamında çok güzel ve bütünleyici ögeler, ancak filmin sonu tuhaf bir şekilde belirsiz bir sonla sonlanıyor. İnsan ister istemez “Ne oldu umut?” diye soruyor.
Selim Güneş: Şimdi Ayran ve Kar Beyaz’ı ayrı yerlere koymak lazım. Ayran’daki çocuğun yanlızlığının nedeni bambaşkadır, baba yoktur. Onun nedeni öyküde başka bir şekilde açıklanıyor. Ama yine işin özünde, Hasan’ın vermiş olduğu mücadele var. Kardeşlerine bakma sorumluluğu ile hareket eden 11-12 yaşında bir çocuğun vermiş olduğu mücadele söz konusu. Öyküde de, filmimizde de öyle. Hasan karakterini düşündüğümüzde, hikayenin de filmin de gelmiş oldukları sonuç aynıdır. Yani onu sahiplenen, onu korumaya çalışan insanlar olsa bile, finalde sonuç değişmez. “Umut var”ın cevabı için ise şöyle diyebilirim. İzleyicilerin çoğu için film karamsar biter, kimi izleyiciler için ise çok küçük de olsa aralık bir kapımız var.
Hasan Sönmez: Peki hareketli görüntüler oluşturmaya başladığınız andan itibaren, kamera arkasında daha çok nasıl bir kimliğe büründünüz? Bu filmin sinematografisinde sizi çelişkili yaklaşımlara iten süreçler oldu mu?
Selim Güneş: Bu sorunun cevabının bir kısmını biraz önce açıkladım diye düşünüyorum. Ancak şu da oldu, bilmiyorum sorunuzun cevabı olur mu? Sette, kimi zaman işinize yarayacağını düşündüğünüz bir takım görüntüleri bir belgeselci gibi biriktirmeniz lazım, çünkü kurgu bambaşka bir şey. Setten geldiğinizde elinizde ne kadar çok kullanılabilir malzeme varsa o kadar iyidir, sinemanın böyle bir gerçeği var. Ben de orada, benim anlatmış olduğum hareketli görüntüler, anlam olarak üzerinde uğraştığım çalışmaların dışında, aynı zamanda bir belgeselci gibi görüntü de topladım.
Hatta, bununla ilgili olarak yönetmen yardımcısı ile de çok tatlı çatışmalarımız oldu ara ara. Onun önünde senaryoya uygun olarak hazırlanmış, uymamız gereken bir program var. Bu programa uygun olarak, o gün çekilmesi gereken sahneler, planlar ve mekanlar belirlenmiş durumda. Çekim ortamına gittiğimiz zaman, pek çok defa senaryoda ve programda olmadığı halde görüntü yönetmenine; biz şurasını da çekelim deyince yönetmen yardımcısı hep itiraz ediyordu. Çünkü buna ayıracak zaman yok. Filmde bir kış gününün hikayesini anlatıyor olmamız itibarı ile hep zamana karşı bir yarışımız vardı. Sabah 4.00’te kalkıp, kahvaltımızı 5.00’te yapıp sette olmaya çalışıyorduk. Doğal olarak, yönetmen yardımcısı zamanında filmi bitirmek amacıyla, bu tip isteklere karşı çıkıyorduysa da, yine de benim dediğim oluyordu. Yani fotoğrafçı yanım ve belgeselci tavrı öne çıkıyordu. Bu tip çekimlerin bir kısmı kurgu aşamasında işime de yaradı.
Hasan Sönmez: Filminiz bir takım ödüller aldı. Bir ödül de Antalya Film Festivali’nde film müziği ödülüydü. Gerçekten de film müziği, senaryo ve hikayenin duygusu ile birebir örtüşmüş. Çok etkileyici bir özelliğe sahip. Yapmış olduğunuz seçimin ödül almasında önemli bir etkisi var diye düşünüyorum. Nasıl karar verdiniz? Hangi süreçlerle bu seçimi yaptınız?
Selim Güneş: Ödül, seçimimin doğru olduğunu gösteriyor aslında. Sorunuza dönecek olursak, bizim Mircan ile tanışıklığımız çok eskiye, 30 sene öncesine dayanıyor aslında. Biz çocukken tanışmıştık. Ama sonra, yıllarla ilişkimiz kopmuştu. Senaryonun son aşamasındayken, Mircan’ın “Mircan’ın Ninnisi” isimli parçasını dinledim. O parçanın, Kar Beyaz filmiyle çok örtüştüğünü hissettim, ayrıca o parça bir annenin çocuğuna yakmış olduğu ağıttır. Filmin de finalinde bu parçayı dinlerken, sol tarafta da bu lazca parçanın sözleri akar; “Korkma çocuğum, biliyorum korkuyorsun. Ama ben sana aydınlık bir rüya söz veriyorum”.
Hem müziği hem de sözleri bir arada düşündüğümde, Kar Beyaz’da olması gereken bir parça hissi hemen, hem yüreğimde hem de kafamda oturdu. Ve ben 30 küsur yıl sonra Mircan’a ulaştım. Kendisine bir sinema filmi çektiğimi, hangi aşamada olduğumu anlattım. Bu parçayı film müziği olarak kullanmak istediğimi söyledim, hemen olumlu cevap verdi. Kendisine ulaştığımda yurtdışındaydı, geldiğinde hemen oturup senaryoyu okudu, konuştuk. Biz ikimiz de Karadeniz’de aynı köydeniz. Artvin-Şavşat güzergahındaki mekan araştırması sırasında bize eşlik etti, birlikte gittik. Mircan daha senaryo aşamasındayken, mekan araştırmalarında bu projenin bir parçası haline geldi.
Hasan Sönmez: Bir sonraki sorum da başarınız ile ilgili aslında. Kar Beyaz’ı tamamladığınızda sinemaya bakışınızda nasıl bir gelişme oldu? Yeni filminiz size neler öğretti? Bir sonraki filminizde bu çizginiz devam edecek mi?
Selim Güneş: Öncelikle ilk film olarak şu an hissetmiş olduğum şey, zira o duyguyu yoğun olarak halen yaşıyorum; hemen ikinci filmi yapmam lazım duygusu. Çünkü; evet dersimize çalıştık, şansımız vardı bir çok şeyi yapabildik ama burada söylemediğim keşkelerim yok mu ilk filmimle ilgili, elbette var. Keşke şöyle yapsaydım, keşke bunlar olsaydı gibi. Doğal olarak keşkelerimi bilerek, ikinci filmde daha iyi film yapabileceğimi düşünüyor, öyle hissediyorum. Onun için şu aralar bir an önce ikinci filmim olsun sevdası içindeyim. İlk film doğal olarak, ne kadar hazırlık yapmış olsam da, ne kadar birlikte çalışmış olduğum ekipteki kişilerin katkısı da olsa, adı üstünde ilk film. Bazı şeyler sette ilk kez tecrübe ediliyor, senaryo ilk, oyuncularla ilk kez çalışılıyor. Benim ilk filmi yapmam, bir çok ilk filmini yapan yönetmenden farklı. Yönetmenlerin geçmişlerine baktığınızda, neredeyse hemen hepsi yönetmen yardımcılığı yapmış, sette bulunmuş, ekibin bir parçası olmuş, yıllardır sinema dünyasının içinde olan insanlar. Ben fotoğraf dünyasının içindeydim, hiç bir set tecrübem yoktu, sinema dünyasından da Nesli Çölgeçen dışında şahsen tanıdığım hiç kimse yok. Tamam Nesli Bey ile sinema ve fotoğraf üzerine biraraya geldiğimizde çok keyifli fikir alışverişlerimiz oluyor ancak bu sadece bir tanışıklık. Bazı arkadaşlarımın hiçbir tecrüben olmadan buna nasıl cesaret ettin diye soruları oldu. Cevap olarak da ben hep şeyi söylüyorum, ben hep ne istediğimi biliyordum, çünkü en önemli şey bunu bilmek, ne istiyorsunuz… Sete giderken ne istediğimi biliyor olmamdan dolayı, bir çok şeyi problemsiz olarak aştım diyebilirim. Hatta, set bittikten sonra, setteki arkadaşların çoğu, biz hiç böyle bir set ortamı yaşamadık dedi. Ne setin tatil olduğu, ne yönetmenin bir kişiye bile sesinin yükseldiği, ne de insanların birbirleriyle problem yaşadığı görüldü. Ki bizim set ortamımız Artvin’de. Uzak bir coğrafya, soğuk, kış, kar bizi çok üşüttü, çok yorulduk ama buna rağmen insanların bize söylemiş olduğu bu.
Bunun temelinde şu vardı; ne istediğimi biliyor olmam. İlk olmanın bir çok problemini aşıyor olmasının nedenini buna bağlıyorum. Ben ne istediğimi bilerek oraya gittim. Çünkü senaryo yazarak bazı şeyleri hayal ediyorsunuz ama set ortamına gittiğinizde, herşey istediğiniz gibi olmuyor. Sizin hayal ettiğinizden farklı durumlar olabiliyor. Hem hazırlıklı olmanız hem de iç güdülerinize güvenmeniz gerekiyor. İlk olması çok hazırlıklı olmama yaradı. İlk olmuş olmasının dezavantajları olduğu gibi, çok ve doğru çalışmış olmamın avantajları da oldu. İkinci filmi çeksem o keşkelerim olmaz diye düşünüyorum. Mutlak ikinci filmde kendi içinde bir takım yeni tecrübeler edineceğiz, ona göre de belki üçüncü filmde bunlar olmayacaktır diyebiliriz…
Şu an gelmiş olduğum noktada ikinci filmi çekmem lazım diyorum ve yolumu nasıl çizeceğim ise biraz senaryo ile ilgili. Sinema hareketli görüntülerden oluşan bir sanat dalıdır ve ilk tarifleyeceğiniz şey bu. Benim ikinci filmimin de yine, görsel bir atmosferi olan insan sıcağı film olması lazım. Hikaye anlatıcılığımı da geliştirmem lazım, belki ilk filmdeki eksiklerimden biri de o. Anlatıcılığımın daha iyi olması lazım ve sinema duygusunu da yine yakalamalıyım. Zaten sinema salonundan çıkanların çoğu, o duygudan etkilenmiş olarak çıkıyor ama Selim Güneş neyi anlattı sorusunun cevabında on farklı kişiden on farklı cevap da çıkıyor. Gerçi bunu bir avantaj diye de söylebilirsiniz çünkü bununla ilgili olarak bir sinema yazarı da şunu söylemişti; “Çoğu yönetmen sizin yaptığınızı yapmaya çalışır, çünkü herkesin izlediğinden farklı bir şey algılayıp çıkarması istenen bir şeydir ama herkes yapamaz. Eğer farklı anlamlar çıkarılabiliniyorsa film hemen izlendiği anda bitmez”. Yani izleyiciyi de bu sürecin parçası haline getirmeniz lazım, bunun için de herkesin sinema üzerine duygularının düşüncelerinin sinema salonundan çıktığı anda bitmemesi lazım. Ben bir anlamda onu başardığımı düşünüyorum. Bunu başarırken eksiklerim var mı? Evet var. İşte onları tamamlayabileceğim ve ilk filmde yaratmış olduğum o duygu ve atmosferi devam ettirebileceğim daha iyi bir şey üretirsem iyi olur diye düşünüyorum.
Şebnem Aykol: Bir röportajınızda; “Fotoğraflarıma bakınca nasıl Selim Güneş fotoğrafıdır deniyorsa, bundan sonraki filmlerimde bu bir Selim Güneş filmidir denebilsin istiyorum” demişsiniz. Sizin fimlerinizde sizi tanımlayan, imzanız olmasını arzuladığınız şey, demin anlattığınız duygu mudur?
Selim Güneş: Evet, bu üslup meselesidir ancak bunun oturması için daha fazla film yapmanız gerekir. Ancak üslubunuz oturursa ve bu bir Selim Güneş filmidir denir. Ama şuna da inanıyorum ki bu hem fotoğraf hem de sinema için aynı şeydir; insan neyi doğru bilip neyi hissederse, onu doğru anlatabilir. Ben ilk filmde, bir çocuğun duygularını, o duyguları gönülden hissettiğim bir şeyi aktarmaya çalıştığım için bir dili yakalayabildiğimi düşünüyorum. Sonra bu filmi bildiğim bir coğrafyaya, kendi çocukluk dönemime taşımış olmak gibi bildiğim şeylerle bir kıvama getirdiğim için iyi bir şey oldu. Fakat bunların üstüne, benim kendimde gördüğüm özelliğim olan iki şeyi söyleyebilirim; bir çok duygusalım, iki hayal ederim. Bu iki şeyi diğer filmlerime de aktarabilirsem, işte o zaman Selim Güneş’in o duygu yüklü, fakat yaratmış olduğu atmosferle de insanları, o dünyanın içine alabileceği filmler beni tarif edebilir.
Şebnem Aykol: Bir şey daha sormak istiyorum ama biraz geriye dönmüş olacağız. Film üzerine yapılmış yorumlardan birinde, tren yerine 1980’lerden kalma minibüs kullanmak, babanın yokluğunu darbe sonrası askerlerce tutuklanmasına bağlamak, bunlar aslında sizin de az önce söylediğiniz 1938’de yazılmış olan öyküdeki detayları tam bilememek, 1980 sonrasındaki ise çok iyi bilmek, o ortamı, o duyguyu bildiğiniz için mi bu zaman kaymasını kullandınız, yoksa bu tümüyle farklı bir kurgudur, uyarlama değildir diye mi düşündünüz?
Selim Güneş: Dönem kaydırma fikrini asıl tetikleyen şey buharlı trenlerle ilgiliydi. Sinamatografik olarak düşününce tren yolu etkileyici bir atmosfer yaratmak adına, daha tercih edeceğim bir şeydi. Fakat buharlı trenin olamayacağını öğrenince, tren yolunu yol kenarına taşıdım. Yol kenarına taşıyınca hikaye değişmeye başladı. O dönemin yol kenarını dönem olarak geliştirmek gerekliliği ortaya çıkınca bu sefer, ben kendi birikimimden kullanmaya başladım. Ben ayran satmadım çocukken ama gazoz sattım. Yine bir detay, Anadolu’nun pek çok yerinde insanlar kendi yetiştirdiklerini satar, meyva ağırlıklıdır bu. Hatta filmin bir sekansında da, kahvaltı bölümü dediğim sekansda, Kadir Dede armutunu yer, çocuk ayranını içer, Recep iki bisküvit arasına lokumunu koyar. Yani herkes kendi ürettiğini yer, çünkü şartlar onu gerektirir. Sonuç olarak o tren yolu beni tetikledi ve değişen şeyler nedeniyle filmi doğru zamana taşıdığımı düşünüyorum.
Hasan Sönmez: Sabahattin Ali’nin trajik yaşamı ve ölümünden senelerce sonra onun yaşamı ve toplumsal gerçekçi duruşu üzerinden geldiğiniz bu noktada Sofya’da almış olduğunuz ödül bence gerçekten çok anlamlı. Sabahattin Ali’nin siyasi ve toplumsal gerçekçi duruşu bağlamında bununla ilgili olarak siz neler düşünüyorsunuz?
Selim Güneş: Çok güzel bir soru sordunuz. Ve bunun cevabını en güzel Ege Görgün vermişti; biz Sofya’ya gittiğimizde, Sofya’daki yarışmanın Fipresci jürisinde, Türkiye’den de Ege Görgün sinema yazarı olarak vardı. Kendisiyle orada hem tanışmış olduk, hem de röportaj yaptık. Kendisi sizin sormuş olduğunuz sorunun yanıtını kendi yazısında şöyle verdi; “Ne garip bir ironidir ki, Sabahattin Ali’nin Bulgaristan’a kaçması önlenmiştir ama yıllar sonra Sabahattin Ali eserinden uyarlanan bir film Bulgaristan’da ödül almıştır. Yani bu ödül “Siz düşüncelere, o dünya görüşüne sınır koyamazsınız”ın cevabı olarak çıkmış bir sonuçtur. Doğal olarak Sabahattin Ali’nin kitaplarını okuyan insanların tümü gibi, ben de onun insan yönünü, doğal olarak da duruşunu benimseyen bir insanım. Sorunuzun cevabı Ege Görgün tarafından dile getirildi. Sınırların olmayacağının dolaylı bir göstergesi olarak bu sonuç çıktı Sofya’dan. Bu sonucu böyle yorumlayınca da, iyi ki de Sofya’dan o ödülü almışım diyorum.
Hasan Sönmez: Benim aslında bu noktada sormak istediğim soru da yine tam da bu duruşunuz ile alakalı. Çünkü sonuçta bu filmi yaparken, siz de tıpkı Sabahattin Ali’nin öykülerinde olduğu gibi, siyasi göndermelerde bulunarak bir duruş sergiliyorsunuz. Merak ettiğim bundan sonraki projelerinizde bu duruş devam edecek mi? Yoksa ilerde ticari kaygılar mı oluşacak, senaryolar ticari mi yapılmaya başlanacak?
Selim Güneş: Ben korku filmlerini izlemekten pek hoşlanmam. Dolayısıyla korku filminin nasıl yapılacağına dair hiç kafa yormuşluğum da yok, sonuç olarak korku sineması benim için olmayacak birşeydir. Yani ikinci filmimde de ben neyi iyi biliyorsam onu anlatmaya devam edeceğim, nerede duruyorsam, neden duygusal olarak etkileniyorsam onları anlatmaya edeceğim. O da Kar Beyaz’ın çizgisidir. Orada ilk filmdeki duygu ve düşüncelerin içerisinde olmayan başka birşeyler yeni filmlerin içine girebilir ama işin özü orada çizdiğim çizgi, benim dünyam, benim dünya görüşüm ve duygularımı çok doğru ifade ediyor. Ama anlatıcının hikayesi değiştikçe bazı şeyler değişiklik gösterecek ama bu yönümün tamamen sapacağı anlamına gelmeyecektir.
Şebnem Aykol: İkinci film ne üzerine diye sormak istiyorum ama verdiğiniz ipuçlarından sanki İstanbul’la ilgili olacakmış gibi geliyor.
Selim Güneş: Evet ikinci film İstanbul üzerine olacak. Niye İstanbul üzerine; cevabı çok basit. Çünkü, çok tanıdığım bildiğim bir yeri; fon olarak değil, karakter olarak İstanbul’u iyi işleyeceğimi bildiğim için. İstanbul sinema, fotoğraf, müzik ve bir çok sanat dalı için, hayatın bir çok alanı için bitmeyecek bir derya. Öyle olunca da ben ikinci filmde, iyi bildiğimi düşündüğüm İstanbul’da geçen bir hikaye anlatayım diye istiyorum.
Hasan Sönmez: Biraz da şöyle hissettim; yüzmeyi ilk defa öğreniyorsunuz ve kendinizi suya bırakırken sığ yerlerden başlıyorsunuz. Sinema konusunda da, bildiğiniz yerlerden, bildiğiniz mekanlardan, tam olarak ruhunu hissettiğiniz, yaşadığınız yerlerden, kendinizi güvende hissettiğiniz alanlardan yavaş yavaş giriş yapıyorsunuz gibi de düşünebilir miyiz?
Selim Güneş: Aslında bir taraftan dediğiniz doğru, bir taraftan da sinema sektörünün bu kadar dışından bir kişi olarak okyanusun göbeğine atlıyorsunuz. Ne derseniz deyin okyanusun ortasında ilk filme başladım, sanki okyanusun ortasında bildiğim kıyılar denk geldi bana. Hani adaya bırakılırken yanınıza aldığınız üç şey gibi, bildiğim şeyler denk geldi bana. Çocukluğumu, duygularımı ve düşüncelerimi aldım. Bu üç şeyle okyanusun ortasında bir film çektim. Ama giriş olarak bakarsanız bir okyanusun içindeydik, ne kadar ben öncesinde üç sene boyunca yüzme dersi aldım, çalıştımsa da.
Bu fotoğrafta da böyledir. Çok takdir ettiğim fotoğrafçı Eugene Smith de böyle çalışır. Fotoğrafçının çektiği tüm fotoğraflara bakın. Avrupa’da, Japonya’da, Amerika’da dünyanın her yerinde çekti. Her çekmiş olduğu coğrafyadaki duyguyu düşünceyi, her deklanşöre basışında yürekten hissederek çekmiş bir insandır o. Ama dünyada onun gibi on tane fotoğrafçı sayamazsınız. Tam bir dünya insanıdır. İnsanın en derinliğini, duygusunu paylaşabilmiş bir insandır. Onun gibi bir insan her önüne gelen projeyi anlatabilir, sinema filmini çekebilir. Ama ben bildiğim yerlerde, daha iyi şeyler üretebileceğimi biliyorum.
Eugene Smith fotoğraftaki bir örnektir. Tüm sanat dallarında bu anlamda, böyle insanlar var çok duyarlı, çok dünya insanı, çok ne istediğini bilen, çok insan. Keşke onlardan biri olabilsek. Ama ben en azından kendi becerilerimi bilip, o sınırlar içerisinde birşeyler söylemeye çalışmam daha doğru diye düşünüyorum.
Şebnem Aykol: Daha önce sözünü ettiğiniz, film öncesindeki üç yıl süresince yaptığınız okumalar ve teorik eğitimler bu yeni projeler için de tekrarlanacak mı? Hazırlık sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz, yoksa sadece sahada mısınız?
Selim Güneş: Tabi ki o üç seneki çalışmalarıma, notlarıma ara ara bakıyorum. Artık o kadar yoğun bir çalışma dönemine ihtiyacım yok. Ama bunu çalışmam bitti anlamında söylemiyorum. Şimdi ben İstanbul üzerine sinema filmi çekeceğim diyorum, İstanbul’u da bildiğimi söylüyorum ama şimdi içeride masama baktığınızda görebilirsiniz, İstanbul üzerine kitaplar, İstanbul üzerine fotoğraflar, İstanbul üzerine çekilmiş filmlere çalışacağım. Tamam teknik anlamda birşeyleri çalışmaya ihtiyacım yok ama bildiğim İstanbul üzerine çalışmaya ise ihtiyacım çok. Senaryo ile birlikte benim bu çalışma sürecim de bir taraftan devam ediyor.
Hasan Sönmez: Beklediğiniz ya da beklemediğiniz, beklentileriniz dışında size ulaşan eleştiriler nelerdir? Çok olumlu ya da çok olumsuz eleştiriler oldu mu sizi şaşırtan?
Selim Güneş: İşin doğrusu çok olumsuz bir eleştiri bize gelmedi. Bir sinema yazarı, bizim filmimiz için şöyle demiş; “Kar Beyaz’ın yönetmeni hikayeyi anlatmaya değil, anlatmamaya çalışmış. Fakat çekmiş olduğu görüntüleri, denemiş olduğu biçimi takdir ederim ama beğenmem.” Hikayeden kendisini uzaklaştırdığımı düşünüyor işin özünde. Kurguyla yaratmış olduğumuz deneysel bir dilimiz var, o dilden haz etmediğini söylüyor. Sinema yazarının, takdir ederim bu bir denemedir, bir çalışmadır ancak sevmem diyerek noktayı koyduğu bir eleştiri. Filmle ilgili en olumsuz yorum buydu.
Yine kendi eş dost çevremizden de beğenmeyen insanlar olmuyor mu, elbette oluyor: Ama onlar da genellikle görüntüler muhteşemdi, şu oyuncuyu çok beğendim, müzik çok etkileyiciydi ama … deyip şurası şöyleydi, şurası böyleydi, şurasını anlamadım gibi görüşlerini söylüyorlar.
Antalya Film Festivali’ndeki gösterimden sonra söyleşi için çıktığımız yerde bir kadının filmi tariflemesi benim çok hoşuma gitmişti. El kol işaretleriyle heyecanını ve duygularını anlatmaya çalışıyordu. O zaman ben de hissettim ki filmimiz bu kadına yüzdeyüz sinmiş, yüreğine dokunmuşuz. Ama genellikle bu tip tepkiler çoğunlukla kadınlardan geliyor. Mesela Bulgaristan’da İglika Trifonova isimli kadın sinema yönetmeni filmden çıktıktan sonra bizi hararetle ve yürekten tebrik etti. Sonra biz ödül alınca, bizden çok sevindi. Yurtdışında da böyle çok olumlu izleyici tepkileri aldık.
Jürideki Alman sinema yönetmeni bize; sizin filminizi hiç tereddüt etmeden seçtik çünkü filmdeki şiirsel anlatımınız, sinematografiniz ve doğal oyunculuğunuz bizi çok etkiledi dedi. Sıradan izleyicilerden de olumlu dönüşler oldu. Yüreğimizi çok okşayan ve doğru tespitler diye düşündüğüm yorumlar da oldu. Eskişehir Film Festivali’nde izleyen öğrencilerden birinin çok beğendiğim ve paylaştığımız bir yazısı var, hani siparişle isteseniz bu filmi öv deseniz bu kadar içten bir yazıya sahip olamazsınız. Bazı sinema yazarları heyecanla ikinci sinema filminizi bekliyoruz dediler.
Şebnem Aykol: Filminizle ilgili sorularımızı bitirdik son olarak size fotoğraf ile ilgili bir soru yöneltmek istiyorum. Artık hep sinema mı, fotoğrafla ilgili projeleriniz olacak mı?
Selim Güneş: Aslında ikisi birlikte gitsin istiyorum. Fotoğraf ile ilgili bir projem de var kafamda ama buna bir türlü başlayamadım, başlasam devamını getiririm. Portre çekmek istiyorum işin açıkcası. İkinci filmin heyecanı ile senaryosuna başladık ve onun heyecanı sürüyor. Kendi söylediğimi kendim yapmazsam olmaz, yoğunlaşırsanız iyi iş çıkarırsınız. Bazen hani yoğunlaşıp çalışırsınız, sonra biraz ara verip uzaklaşmak gerekir, o zaman diğer projeyi ele alabilirsiniz… Ama ikisi bir arada zor, şu an için.
Ama fotoğraf hep var, fotoğraf yüreğimin yarısı ise sinema da diğer yarısı. Artık ikisinin de olmaması imkansız.
Şebnem Aykol: Ancak ikinci film derkenki coşkunuz fotoğraf derken pek sezilmiyor. Sanki sinema biraz rol çalmış gibi?
Selim Güneş: Rol çalmış olabilir tabi. Çünkü şu an yoğun olarak kafamda ikinci proje olduğu için, ve Kar Beyaz’ın koşturmacası da halen devam ettiği için -bu senenin sonuna kadar bir kaç festival için aldığımız davetler var, onlara da gitmelerimiz gelmelerimiz olacak- sinema heyacanı, özellikle ikinci film heyecanı herşeyden baskın şu sıra doğal olarak…
Hasan-Şebnem: Bize ayırdığınız vakit ve samimi söyleşimiz için çok teşekkür ederiz.
Selim Güneş: Ben de son olarak sizle ilgili birkaç şeyi paylaşmak istiyorum. Bu Andrei Tarkovsky’in bir sözüdür; o röportaj yapmaya gelen kişilere, “Bana akıllı sorular sorun” demiş ben de bana akıllı sorular sorduğunuz için teşekkür ediyorum.
*****************************************************************************